13 Ocak 2018 Cumartesi

VAROŞUN PRENSİ

Seksen kuşağı olarak ilk prensimiz Okan'dı. Ayağı kırılıp da sahalardan ayrı düştüğünde ne çok üzülmüştük. Büyük başarıların mimarlarından oldu. Öyle böyle değil Avrupa'da kupa kaldıran takımın en önemli üç parçasından biriydi belki de.

İkinci prensimiz Emre Belözoğlu oldu. Cine5'in dumanlı ekranında maç farka gitsin de Emre'yi izleyelim diye dua ederdik. UEFA'yı kaldıran takımın yedeğiydi ama kafamızda Real'in, Barça'nın kadrosuna girmişti bile.

Üçüncü prens Sabri'ydi. Masal kısa sürse de takıma bağlılığıyla formanın Totti'si olmaya en uzun süre o aday oldu.

Son prensimiz fanatik taraftarımız çıkmıştı. Palazlanma dönemlerinde Hagi'nin golüne sevinen top toplayıcı çocuk olarak gösterdiler onu bize. Şehzade bey Manisa'dan hemen dönsün diye yolları gözlendi. Manisa'da Fener'e çaktığı çelmeyle Bizans'a yürüyen uç beyi gibiydi. Kumaşı Çin ipeğindendi keza alıcısı Emre abisinden beklediğimiz Barselona oldu.

Prensler içinde en çok Sabri Reis'i sevdim ben. Duruşuyla ve bağlılığıyla tabii ki. Okan'la Emre'nin alelacele İnter'e gitmesine anlam vermeye çalıştım sadece. Pek de üzülmedim. 

Arda'daysa heyecanlanmıştım ne yalan söyleyeyim. Bayrak topçu bulduk mu acaba diye sordum, hatırlıyorum. Atletico'ya gitmeden taraftarın çocuğun üzerine gidişine karşı çıktım, yaptığı çocukluklar için kulağını çektim. Yıllar geçti Arda İspanya'da kale arkasının üçlü çektiren taraftarlarından biri olmaya devam etti. Fakat bir süre sonra Arda, varoşun temiz çocuğu olarak kalmayı değil köşe başının racon kesen kabadayısı olmayı seçti. 

Takımın başında Sinyor Terim olmayaydı şimdi Galatasaray taraftarı Arda'yı omzuna alıyor, adına methiyeler düzüyordu. İki kabadayı bir mahalleye fazlaydı tabii. Arda, komşu ilçeye transfer oldu.

Ahım, ölümü gösterip sıtmaya razı getiren Galatasaray yönetiminedir. Neden mi ? Pek tabii artık iyiden iyiye futbol sabıkalısı bu iki adamdan birine mecbur bırakıyor diye bizi.

22 Aralık 2017 Cuma

WHAT CAN I DO SOMETIMES

Galatasaray'ın son 22 yılını düşününce 4. Terim dönemini yaşıyoruz. Parçalı formayı Galatasaray kulübesinde toplamda 8 yıl Fatih Terim giydirmiş. Bu sekiz yılın altısında Galatasaray'ın ipi göğüslediğini, bir sezonundaysa ikinci sırada kaldığını görüyorsunuz. 2003-2004 sezonunun ortasında Terim o ilk dönemin debdebesini yaratamadığını fark edince taraftarın diline sövgü olmadan istifa edip gitmiş.

Terim'in ilk döneminde ergenliğimi yaşıyordum. Fanatikliğin doruklarındaydık. Terim'i futbolculuk dönemlerindeki marifetleriyle babamızdan dinliyorduk. Bıçkın, Ali kıran baş kesenmiş.  Gördüklerimizle duyduklarımız arasında pek fark yoktu. O dört yılda yaşadığımız mutlulukları da Sinyor Terim sevgimizi de inkar edemeyiz! Öyle ki 2002-2003'te Lucesculu şampiyonluğa rağmen Rumen üstâda haksızlık edip Terim'i mesih gibi bekleyenlerden olduğumuzu gizleyemeyeceğimiz gibi.

Ee tabii yaş ilerliyor, hayata bakışınız değişiyor. Ergenlik dönemi fanatikliğinizden eser kalmıyor. Okuduğunuz ya da bizzat şahit olduğunuz futbol kültürlerinde Terimvâri hareketlerin yeri olmadığını gördükçe futbol zevkiniz daha da rafine hale geliyor.

2011'de malum şike sürecinin ardından Galatasaray'ın başına gelerek takımı şampiyon yapan Terim Galatasaray'da 3. dönemini yaşıyordu. Bendenizse o tarihlerde futboldan tiksinir hale gelmiştim. O iki sezonun şampiyonluklarının içime sindiğini hâlâ söyleyemem. O rezil milli takım flörtünün ardından Terimli, Aysallı, çilekli Galatasaray'dan kurtulmanın zevkini yaşadığımıysa unutamıyorum.

Coğrafya kaderdir derler. Bu coğrafyada takım tutmak da kader. 88 yılından bu yana Galatasaray'a dair yaşananları takip ediyorum. Galatasaray futbol takımının başarılarıyla keyifleniyorum. Üstelik kulübün 1905'te yazılmaya başlanan tarihinin sayfalarını karıştırdığımda 36 yıllık yaşamım boyunca tribünden bakıp en keyif veren Galatasaray'ı izlediğimi de fark edebiliyorum. Gördüğüm başarılarsa yoruma kapalı: Bir şampiyon kulüpler kupası yarı finali, bir kupa galipleri kupası çeyrek finali, bir uefa kupası, bir süper kupa zaferi, iki şampiyonlar ligi çeyrek finali ve on üç kez yaşanan Türkiye şampiyonluğu... 
İddialı olacak belli ki ama bütün bu başarı ve keyif dolu sezonlardan 6 türkiye şampiyonluğu, 1 şampiyonlar ligi çeyrek finali, iki avrupa kupasını silmek pahasına, yeni yaşıma adım atacağım şu günlerde silebilme şansım olsaydı eğer kulübeden de kulüp tarihinden de Terim'i
silerdim, diyorum. Lakin heyhât sevmişiz bu renkleri bir kere: what can ı do sometimes?

17 Temmuz 2017 Pazartesi

THE TUDORS

Galatasaray'ın son 4 yıllık sürecini değerlendirmek oldukça kolay. Eldeki veriler büyük bir istikrarsızlığı işaret ediyor. Anlayacağınız takım bu süreçte kupalar kazanmış olsa da taraftarının aklında hep bir soru işareti yaratmış. 4 yılda takımın başına kısa sürelerle farklı teknik adamlar gelmiş. Kim bunlar? Manchini, Prandelli, Hamza Hamzaoğlu, Mustafa Denizli, Riekering. Arada birkaç haftalık Taffarel ve Orhan Atik dönemlerini saymıyorum tabii. 4 yılda 5 teknik adam dahi istikrarsızlığın ne boyutta olduğunun kanıtı sanıyorum. Bu süre zarfı içinde takım 1 Süper Lig, 3 Türkiye Kupası ve 2 de Süper Kupa şampiyonluğu yaşamış ki sanırsınız oldukça başarılı.
Burada sorunlu yapının Galatasaray yönetiminden kaynaklandığı âşikar. Sürekli "çilek" bekleyen taraftar şımarıklığını tatmin edemeyen bir Galatasaray yönetimi değil mevzu bahis olan. Nedir peki işaret etmeye çalıştığım: Ünal Aysal ile moda haline gelen yıldız alma çılgınlığının tesiri ile dara düşen kulübü namerde muhtaç eden zihniyet tabii ki. Kulübün paha biçilemeyen satılmazlarını faiz borçlarına teminat gösterecek kadar acz içinde bulunmak da Galatasaray'ın son dönem yaşadığı sıkıntıların resmini çiziyor.

Bütün bunların yanında sezon ortasında varlığı ve rüştü sorgulanan bir teknik direktörün (JOR) gönderilip yerine oyunculuk kariyeri dışında özgeçmişinde kayda değer bir başarı bulunmayan Tudor'un getirilmesi halihazırda keyif vermeyen takımın geleceği hakkında kafalardaki soru işaretlerinin artmasına neden oldu. Tudor gelir gelmez asarım keserim, artistlik yapanı yakarım dercesine birkaç uygulama yapsa da takımdan kestiği Bruma'yı kestiğinin ikinci haftasında kadroya alıp takımın isyankarı ve gizli lideri Sneijder'e gereken ayarı veremeyince Tudor hanedanının daha ilk ayda yıkılacağına kanaat getirmek çok zor olmadı. Sezonu gürültü patırtı içinde perişan bitiren Galatasaray'da Tudor'a zaman verilmesi gerektiğine dair çıkan cılız sesler duyulmadı bile.

Özbek yönetimi için ne söyleyeyim ki ? Boşuna dönen bir teker gibi. Bakmayın siz şike davası sonrası ortalığın tozunu atan bir (hoş bir serap gibi) Galatasaray vardı hani. O günden bu yana takımın da futbolun da pek tadı tuzu yok. Bırakın şampiyonlukları, kupaları. Tribünlerden belli söylediğim. Bugün Galatasaray'da yaşananlar o günlerin mirasıdır biraz da.

Sneijder'in gönderilmesi taraftar arasında büyük infial yarattı. Yönetime karşı var olan nefreti birkaç kat artırdı. Sneijder'in gönderilmesi hususunda taraftarın geneli gibi düşünmüyorum. Yeteneği ne olursa olsun takımın liderini zora sokan bir oyuncunun varlığı yarar sağlamaz aksine takıma zarar verir. Tudor'un sahada savaşacağı askerleri belirleme özgürlüğüne saygı duymalı. Taraftar her halükarda gerçekleşecek olan ayrılık için biraz erken gözyaşı döküyor sadece bu. Şino zaman zaman gösterdiği üst düzey yeteneği ile kulübün hafızasında yer alacaktır.

Nedense Sabri ve Semih için daha çok üzüldüm. Bu iki adam kulübün bayrak oyuncularındandı. Dört büyüklerde pek de alışık olamadığımız altyapıdan yetişen esas oğlanlar. Böyle bir kültürümüz olmadığından tek celsede postaladık ikisini de. Taraftar gösterecekse vefasını Sneijder'den önce bu ikiliye göstermeliydi ama nerde?

Söylenecek çok şey var. Bakalım kısa vadede Galatasaray'ı bekleyen yeni bir Tromsö faciası var mı? Perşembe günü takımın bütün çarklarına kendi yeteneğince bakım yapan Tudor'un bisikleti tamir edip Avrupa sahnesinde sürmek için yeterli zamanı olacak mı göreceğiz?

5 Şubat 2016 Cuma

EFSANE 51 YAŞINDA

Geldiği dönemi hatırlıyorum. Küçüktüm ama hatırlıyorum. Haberler Galatasaray'ın paraları yaşlanmış, işi bitmiş bir Romen'e yatırdığı yönündeydi. Anlayacağınız övgüden çok yergi ile karşılanmıştı Hagi. İlk maçı gündüz maçı diye izleyememiştim. Vanspor'la oynamıştı Galatasaray yanlış hatırlamıyorsam. Türkiye'de Cine5 azabının başladığı yıllardı. Gözlerimiz sigara dumanından yaşlarla doluyor biz kahvehanede Trabzonspor maçında izleyebiliyorduk Hagi'yi. İlk maçtaki gollerin tesadüf olmadığını kanıtlayan bir frikikle Türkiye'de efsane olacağının haberini veriyordu albay. Türkiye'de kaldığı 5 yılda çıplak gözle oyununu görme muaffakiyetine erişenlerden oldum çok şükür. 

Bazen günümüzde hangi futbolcuyu transfer etsek o büyüklükte bir futbolcu gelmiş olur diye düşünürüm. Hagi, Steau macerasının ardından Real ve Barça gibi üst düzey kulüplerde oynama fırsatı bulabilmiş bir yıldız. Bugün kariyer bakımından Sneijder, Drogba gibi yıldızlarla karşılaştırılabilir. Geldiği yıldan itibaren takıma verdiği katkı ise sanıyorum Türkiye'de sadece Alex ile kıyaslanabilir. Alex'in de çok özel bir futbolcu olduğu da ortadaydı ama Hagi Galatasaray'ın bir Avrupa Kupası sahibi olmasına büyük katkı koyarak diğer yıldızlardan ayırdı kendisini.

Topla adeta dans ediyor, topa hükmetmeyi bir oyuna çeviriyordu. Mesafe gözetmeksizin topu kaleye nişanlayabiliyor maçın hiç ummadığınız bir anında skoru Galatasaray'ın lehine çevirebiliyordu. Sahada tamamiyle özgür bir Hagi vardı. O saha içinde Galatasaray'ın beyniydi.

Yıllar geçti, gözlerim hep öyle bir yetenek aradı Galatasaray kadrosunda. Felipe,Carrusca, Kewell, hiçbiri yerini doldurmaya yetmedi. Bir ara 10 numaralı forma müzeye kaldırıldı sonra yeni Hagi'ler yetişsin diye karardan dönüldü. Sahadaki hırçın yanları zaman zaman benim haz etmediğim noktalara ulaşmıştır Hagi'nin. Conte'nin ayağını kırması, hakeme tükürmesi affedilir cinsten şeyler değildi. Başkalarında değil de Hagi'de affettim bunları. Futbol sanatının en büyük icracılarından biriydi çünkü o, yaptıklarını sanatçı kaprisi diye saydım.



11 Ocak 2016 Pazartesi

UMUT BULUT SEN ALKIŞI UNUT

Umut Bulut, Karşıyaka maçında golü kaçırınca "bunu 70'lik ninem bile atardı be" geyikleri yapıldı. Haksız sayılmazlardı 1. lig seviyesindeki herhangi bir profesyonel futbolcu için böylesine bir pozisyonu gole çevirememek gerçek bir yıkım olmalı. Umut Bulut, 5- 6 sezon önce ligin en parlak santraforlarından biri olarak gösteriliyordu. Hatta Ankaragücü dönemlerinde Hakan Şükür'ün tahtına adaydı. Trabzonspor ve kısa Avrupa macerasının sonunda Galatasaray deneyimi de başarısız geçti diyemeyiz. Adam etik kurallar çerçevesinde tam tekmil bir sporcu gibi formasını terletti. Bir günden bir güne kendini yere attığını, oyundan alınırken gider yaptığını görmedik.
 
Geçen günkü maçtan çok çok önce formsuzluğu başlamış bir forvet için kale ile karşı karşıya kalınan her pozisyon bir yıkım riskidir. Zaten uzun süredir gol  bulamayan forvetler için en büyük baskı ortamı böylesi dönemlerin sonunda ortaya çıkar. Hakan Şükür'ün uzun süreli gol oruçlarını hatırlayanlar ne demek istediğimi iyi bilirler. Umut ile Hakan arasında pek tabii çok büyük farklar vardı, Şükür gerçek bir gol makinesiydi, Umut'tan topu ağlara gönderme becerisi anlamında çok daha iyiydi. Buna rağmen Umut'un da sahip olduğu melekeler olduğunu kabul etmeli. Galatasaray SK'de top oynamayı hak etmek o kadar kolay olmuyor.
 
Bu büyük fiyaskonun ardından tribünler yine kolay olanı yaptılar. Bu güzel adamı yuhaladılar. Ben yok bu bir birikimin sonucu, yok ama o da hak etti gibi zırvaları kabul etmiyorum. Yuhalamak, Umut dışarı diye bağırmak için yapılan aksiyon boş kaleye golü kaçırmak olamaz, olmamalı. Bu ne riyakarlıktır! Hem o armaya laf ettirmeyeceksin hem arma sahibi futbolcunu gol kaçırıyor diye dışarı davet edeceksin. Taraftarın görevi bu mudur ? İlkçağda kollezyumlarda köleleri yuhalayan, öldürülmeleri için tempo tutan seyirci kitlesinden ne farkları vardır ? Sözlerimi "onlar da milyon dolarlar alıyor, boş kaleye de bir zahmet atıversinler golleri" karşılığı ile gelecek kimselerle asla tartışamayacağımızı keza heybemde endüstriyel futbol savunucularıyla aşık atabilecek argümanlar taşımıyorum.

22 Aralık 2015 Salı

TÜRK FUTBOLUNUN TÜMÖRÜ: MAGANDILIĞI MARİFET SAYMAK


Evet, tamam doğru lise yıllarımda yüze tüküren Filipescu'yu da zaman zaman hırçınlığın tadını kaçırıp boğaza sarılan Hagi'yi de hem hormonların hem de empoze edilen fanatizmin etkisiyle çocukça savundum. Ama bunlar lise yıllarıydı, yaş 15-16 idi.
 
Ülkede futbola bakış tıpkı bu yaşlarını yaşayan bir çocuğunkine eş olunca çıkan gür ses olgunluğunu yaşayan bir adamınki gibi yıkıcı, incitici bir o kadar da irrite edici oluyor.
 
Burada defalarca yazdım sanırım. Melo ve benzeri futbolcuların dışlanması bir sezonun sonunda gönderilmesi gerektiğini. Kulüpler ve yöneticiler pragmatizmin doruğundalar amenna. Yahu taraftarın büyük bölümü hâlâ liseli mi ?
 
Başkan yanıldık, kandırıldık gibi açıklamalar yapıyor. Ah ben Melo'yu göndermeyecektim falana getiriyor. Be adam takım arkadaşını odaya kilitleyip hastanelik eden, her yaz kampı öncesi nazlanıp diğerleri ter dökerken yatış yapan adam, kulübün imajını saha içindeki magandalıklarıyla ayaklar altına alan adam ilk sezonunun sonunda zaten gönderilmemeli miydi ? Buradan kendisine ılımla bakan tüm yönetici ve teknik adamlara selamlarımı gönderiyorum. (Aysal, Terim vb.)
 
Hal böyleyken Melo'yu göndermesi üzerinden Hamzaoğlu'na hâlâ laf çakmak lise yıllarını yaşayan ben zavallıya layık olurdu. Şükür ki futbolun farklı noktalarından zevk alabilmeye başladım, yazık ki kendi ülkemin futbolundan ve onu oluşturan tüm unsurlarından tiksinir hale geldim.
 
Türk futbol dünyasının bu yüz kızartıcı  örneği elbette salt Melo değil.  Özellikle 90'ların ardından -ki eminim öncesinde saha içinde camialara yakışmayan futbolcular tek tük de olsa vardı- ülke tribünlerinde şiddete ve arma yalakalığına prim verme sendromu arttı. Baba Hakkıların, Metin Oktayların, Lefterlerin beyefendi kimliklerinin yerini popüler kültür ürünü -aslında çoğumuz gibi- değerleri pek de önemsemeyen bireycikler aldı. Bu sosyolojik gerçeği kabullensem de futbol camialarını yöneten sözde büyüklerin ikircikli kararlarını, 100 yıllık kulüplerin kurucu felsefelerini hiçe sayan hareketleri tolere eden yöneticilerini kanım almıyor. İşin kötü tarafı magandalığın sahadan kulüp yönetim binalarının odalarına siyaret ettiği gerçeğini görmek oluyor.

14 Aralık 2015 Pazartesi

O ESKİ HALİNDEN ESER YOK ŞİMDİ: LAZİO

Pek çok Galatasaraylının İtalya'da tuttuğu takım Roma'dır sanıyorum. Renk fetişizmi hepimizi sarıyor. Ben de İtalya'da Roma'ya gönül vermişlerdenim. Salt sarı ve kırmızı değil tabii beni Roma hayranı yapan. Zamanında Montella, Batistuta, Aldair ve tabii ki Totti ve daha pek çok yıldız benim İtalya'nın bu yedi kız kardeşinden birine hayran olmama vesile oldu. Kendimizi bilmeye başlayalı beri Lazio'nun hem Roma şehrinin kötü çocuğu olması hem de taraftarının ırkçı yaklaşımları bizi Roma'ya daha da yaklaştırdı. Galatasaray tarihini 2000 öncesi ve sonrası diye ikiye ayırdığımızda son 15 yılda üçüncü kez karşılaşacağız Lazio'yla. İlki 2001'de 11 Eylül saldırılarının olduğu gün Sami Yen'deki maçtı. Efsane Nesta'lı, Simeone'li, Fiore'li, Mendieta'lı kadrosuyla Sami Yen'de 1-0 yenilgiyi tattırmıştık onlara. Galatasaray o yıl tüm yıldızlarını elden çıkarmış, perişan bir takımken bile ŞL'deki ikinci gruplara kalmayı becermişti.
 
O köprülerin altından çok sular aktı geçti. Bugün gelinen noktada Lazio ve İtalya futbolu o yılları, o ihtişamı, o futbolcu kalitesini mumla arıyor. İtalya Ligi İngiltere Premier Lig'ten sonra gelen bir lig iken bugün adı Alman ve Fransız liglerinden sonra anılıyor. Lazio da haliyle bu durumun bir parçası. Ligde 6 galibiyet 1 beraberlik ve 8 mağlubiyetle 13. sırada yer alıyor. Tam bir yıkılmışlık hali. Muhtemelen hoca değiştirme yoluna gidecekler ki adaylardan biri de Hamzaoğlu. Şubat 18'e daha çok var belki ancak Lazio bu görüntüsüyle fena sayılmayacak bir kura oldu. Adına şanına baktığınızda ürkebileceğiniz bir takım Lazio belki ancak neyse ki sahada şan, şöhret oynamıyor. Ben biraz da nostalji yapıp Rapid Wien'i arzulamıştım kaderde Lazio varmış. Galatasaray da iyi bir yıl geçirmiyor bu ortada ancak maç da ortada gibi. Galatasaray'ın kadro kalitesiyle şanssızlık belasına bulaşmadığı takdirde bir üst tura adını yazdırabileceğine inanıyorum. Hadi hayırlısı.

11 Aralık 2015 Cuma

BEN RAPİD WİEN'İ İSTİYORUM ÇÜNKÜ...

Avrupa'da yoluna devam eden takım sayısı 2. Bir taraftar olarak Galatasaray için Avrupa'da tur aramak, o heyecanı yaşamak keyifli olacak. Hep öyle olmuştur da zaten.
 
Ne yalan söyleyeyim Şampiyonlar Ligi'nin grup aşamaları bir tabu olmuşçasına beni sıkar. Bunda 90'lı yılların statüsü ile yıllarca son anda liderliği ya da ikinciliği kaçırmanın payı büyük. O dönemleri hatırlayanlar Galatasaray'ın travmatik gruptan çıkamama hikayelerini izleye izleye az kahrolmamışlardır. Benim için Bilbao deplasmanında Fatih Akyel'in hatasıyla alamadığımız bir puanın acı hatırası önemlidir mesela. Hagi'nin Sami Yen'de fizikötesi golüyle Bilbao'yu devirdiği ve grubun son maçında Basklıların öçlerini aldıkları sezondan bahsediyorum.
 
Benzer bir travmayı Milan ve Chelsea'nin grubunda olup da Milan'ı Sami Yen'de yendiğimiz sezon da yaşamıştık. Yerelde her şey muhteşem gidiyorken Avrupa'da hiçbir şey olmuyordu. 4 yıl üst üste grup aşamalarında çok üzülmüştük. Aynı sona hazırlanırken Milan galibiyeti bizi UEFA Kupası'na taşımıştı da sonrası efsaneyi doğurmuştu.
 
Şampiyonlar Ligi'nden Uefa'ya her geçiş o dönemi yaşayan Galatasaraylılarda aynı heyecanı yaratır. Bunu en son  2003-2004 sezonunda ŞL'den elenip Villareal'le karşılaşırken de yaşamıştık. O günden bu yana ilk defa ŞL'de üçüncülük alıp yola UEFA'dan devam ediyoruz.
 
2000 sonrası UEFA'da en büyük başarımız Atletico Madrid ile oynadığımız 3. tur maçları. Bunun ötesine geçebilmiş değiliz. Yine 2000 sonrasında ŞL'de iki çeyrek finalimiz var. Şu an kadro kalitesi olarak Avrupa Ligi'nde çeyrek final yapabilecek potansiyelimiz olduğuna inanıyorum. İşler yolunda giderse iki tur üst üste geçebileceğimizi düşünüyorum. İlk turda Rapid Wien'i isterim. Onlar bizi iyi tanırlar. UEFA kupası macerası 1999-2000'de onlarla başlamıştı, bakarsınız yine onlarla başlar ve sonuç aynı olur!