21 Mayıs 2019 Salı

GERİLİMDEN BESLENMEK

Hafta sonu itibarıyla Türkiye Süper (!) Ligi'nde şampiyonluk yarışı nihayete erdi. Galatasaray, sahasında son düzlüğe beraber girdiği Başakşehir FK'yı yenerek şampiyonluk ipini göğüsledi. Başakşehir'in golü sonrasında ve ikinci yarıda bir ikili mücadele ertesinde yaşanan gerginlik Türk futbolunun resmi gibiydi.

İşin kötü tarafı son yıllarda bu resmi tuvale yansıtanlar arasında Terim ve ekibinin yer alması. 
Aslında bu yeni bir durum değil. Yıllar yıllar evvel İsviçre ile oynanan milli maçta kestiğimiz racon, yaşı el verenlerin malumudur. Terim ve yancılarının icra ettiği sanat eserlerini saymakla bitmiyor. Bir Galatasaray sevdalısı olarak bu durum beni ve tahmin ediyorum benim gibileri üzüyordur.  ,

Bazı arkadaşlarım "ama" ile başlayan  bahane cümleleri kuruyorlar. Diğerlerinde yaşananları görüp görmediğimi sorguluyorlar. Etik dışı onlarca hareketi, hakem hatalarını, hakem hataları sonrasında camia sözcülerinin fütursuzca yaptıkları açıklamaları örnek olarak önüme sürüyorlar. 

Ne derlerse desinler. Ben öncelikle çuvaldızı kendime batırmalıyım. Renklerine gönül verdiğim takımda beni temsil etmediğini düşündüğüm durumları, tavırları, kişileri işaret etmeli görevimi yerine getirmeliyim. Yoksa başta da belirttiğim gibi yaşananlar ülke futbolunun resmi, sadece Galatasaray'ın değil.

Uzun süredir Galatasaray'ın saha içi dinamikleri, iyi yaptıkları; takviye isteyen bölgeleri, gençleri vb. gibi konularda yazmadığımı fark ettim. Bunun sebebi yazının başından beri anlatmaya çalıştığım gergin ortam ve bu ortamdan beslenme üzerine kurulan strateji. Hiç unutmuyorum Terim'in 3.dönem maçlarından birinde Orduspor'u maçı gererek geçmişti. Sneijder'in devreye girdiği maç, anımsayanlar olacaktır. Hakem kararları sonrası Terim topu yere sertçe vuruyori o vuruş Galatasaraylı topçuların başına gelmişçesine bir etki yaratıyordu. Tabii hakemin de...

 Geçen günkü maçta da Başakşehirli Emre'nin topu tribünlere vurarak sevinç gösterisi yapması Terim'in ekmeğine yağ sürdü. Şaş ve diğerleri de ekibe katılınca saha kenarında hır gür çıktı. Adrenalin Galatasaray'a yaradı ve tempolu futbol sonuç getirdi. Peki bu yöntem içime siniyor mu ? Hayır! Böylesine bir baskı yöntemi 3. dünya ülkelerinde olabilir. Zamanında Şaş'ın kafasında yumurta patlatan Kadıköy baskısını, sahaya atlayanları gördüğümüz İnönü'yü bunlardan bağımsız düşünmüyorum. Her şey bir tarafa gönül verdiğim takımda bu yöntemlerle puan kazanılmasını içim götürmüyor.


16 Mayıs 2019 Perşembe

ÜLKE FUTBOLU NEREYE GİDİYOR ?

Futbol kalitesi ve uluslararası arenadaki parlak(!) durum ortadayken ligimizin son haftalarında klasik hastalığımızla yeniden sınanıyoruz. Şike, teşvik, en hafif tabirle hakemlerin tesir altına alınması söylemleri ortamı gerdi de gerdi. Söylem kendiliğinden ortaya çıkmadı tabii ki. Son iki haftada Galatasaray lehine verilen kararlar rakip camialarda infial yarattı. Böylesine hatalar karşısında utanç duyan Galatasaraylıları bir kenara koyarsak "biz tek siz hepiniz" gibi kutuplaştırıcı bir ortam yaratıldı. Galatasaray tarafı ilk yarıdaki "17 kulüp bildirisini" kendine siper ederken Ankaragücü gibi bazı camiaların kısık da olsa destek sesini işitti.  Dünkü kupa finalini bu ortamdan bağımsız düşünülemeyeceği gün gibi ortada.

Dünkü maç özelinde değerlendirme yaptığınızda Akhisarlı fu atbolcuların buz gibi ortada duran pozisyonlara dahi afaki tepkiler vermelerini doğal karşılıyorsunuz. Peki neler oluyor ? Odağa belediyenin eski takımı Başakşehir girmişken, okların Galatasaray'a dönüşü nasıl açıklanabilir ? 

Galatasaray futbol takımı sportif yöneticisinden, idari yöneticisine; zaman zaman kadrosuna kattığı takım etiğine aykırı futbolcularına kadar 2000'lerin başında Aziz Yıldırım'ın Fenerbahçe'si kadar itici hale gelmiştir. Başkanın fütursuz söylemleri, Albayrak'ın Galatasaray değerleriyle bağdaşmayan ikircikliği, hoca ekibinin bıçkın, ali kıran baş kesen, bize yapılırken iyiydi ama tavrı...

Öte tarafta mikrofonu kime uzatsanız bir veryansındır başlıyor.

Bana sorarsanız ülke futbolunun etik anlayışında değişen hiçbir şey yok. Belki 90'ların teşvik primleri, futbolcu kaçırmaları, mafyatik işleri gündem belirlemiyor ancak saman altından kim bilir ne sular yürütülüyor. Bu saman hırsızları bir an önce tespit edilmeli.

 İşin kötü tarafı VAR kayıtlarının dökümü olduğu iddia edilen belgelerle sarı kırmızılı renklere gönül verenler daha da töhmet altında bırakılıyor. Bu durum benim gibi sporseverlerin canını sıkıyor elbette. Zaten yerlerde gezen futbol kalitesinin üzerine bu şaibeler dekoder yaktırır, üyelik sonlandırır. Passolig garabetiyle stadyumların kenarından geçemediğimizi hiç saymıyorum. Ee öyleyse ülke futbolu nereye gidiyor ?

Geçtiğimiz hafta sonu bir puan farkla şampiyonluğunu ilan eden Man City'nin Liverpool ile mücadelesini nefes nefese izledik. 25 sezondur şampiyonluğa hasret kırmızıların buncacık farkla şampiyonluğu kaçırdığını düşününce nerede bunun patırtısı gürültüsü, nasıl yani kimse itiraz etmiyor mu diye düşünüyor insan. PL, La Liga ve hatta Serie A'daki mücadelenin, tribün keyfinin yarısı ülkemizde olsa keşke. Maçtaki gerginlik son düdükle forma değiştirene kadar sürse. Çok şey bekliyorum değil mi ? 

8 Mayıs 2019 Çarşamba

DANANIN KUYRUĞU KOPARKEN DE VAR MIYIZ ?

Süper final garabetinin yaşandığı yıl Türkiye Süper Ligi'nden keyif almadığımı hissetmiştim. O ruh halini hala üzerimde taşıdığımı görüyorum. Her şeye rağmen bilinçli bir şekilde 29 yıldır futbol liglerini takip eden bir futbol sever olarak bu sezonu ve son üç haftayı değerlendirmek isterim.

Ligdeki yabancı kuralının değişmesi, kulüplerin iki binlerin başından bu yana uğraştıkları ekonomik dar boğazın tedavi kabul edemeyecek hale gelişi ligin seviyesini birkaç basamak düşürdü. Eskiden son yıllarını ülkemizde geçirmek için gelen A sınıfı futbolcuların transit uçuşla Çin'e ya da Arabistan'a gittiğini görüyor,  B+ veya B sınıfı futbolculara el açmaya devam ediyoruz. Bu durum haliyle kaliteyi de olumsuz yönde etkiliyor. 

Dünya Kupası sonrasında VAR sisteminin gelişini iple çektik. Ligdeki berbat hakem performanslarına olumlu etkisini hemen fark ettik. Bu umut iklimi pek uzun sürmedi. Sağ olsun hakemlerimiz kritik olsun kritik olmasın her pozisyonda VAR'ın şefkatli kollarına sığınmayı seçti. Sistemin yeni olmasından kaynaklanan acemilikleri bir tarafa bırakırsak hakemler sahadaki futbolun  VAR kontrolleri nedeniyle iyiden iyiye yavanlaşmasını umursamadılar. VAR bırakın yan hakemleri, orta hakemlerin bile varlığını sorgulattı. 

VAR'ın saha içi etiğe olumlu katkısı elbette oldu ancak her yeni sistemde olduğu gibi ülke insanı adaptasyon yetisinin ne denli ileride olduğunu hemencecik gösterdi. VAR'ı keyfe keder kullanmalar, VAR'ı işgüzarlığa harcamalar, VAR'ı eyyama meze yapmalar...

Sezon boyunca bir sürü alavere dalavere, bildiriler, büyük kulüp yöneticilerinin fütursuz açıklamaları, önceki yıllarla kıyaslanınca adaletsizliği kanıtlanan kurullar, futbolu ne için kullandığı belli olan kalantor yöneticiler vb. Aslında Türk futbolunun klasikleri bunlar ve Lefter Küçükandonyadis sezonunda da tekrarlanması şaşırtmadı. 

İnsan sahadaki futbolun incelikleri üzerine konuşmak istiyor ancak hafta sonu oynanan Galatasaray, Beşiktaş derbisinin futbolu futbol olmaktan çıkartan hakem hataları dahi insanın çok sevdiği futboldan soğumasına yetiyor. Mesela hızlı koşu ve tek paslarla topu kaleye taşıyan Galatasaray golünü övecekken karşıma birden enteresan kararlarla çileden çıkan Beşiktaşlı futbolcular çıkıyor. Bu tabii ki bu hafta sonu özelinde.

Diğer ligleri takip edenler o liglerde de hakem hatalarının ve hatalara itirazların olduğunu görüyordur. Ancak elit liglerin aksine bizde sahada hakemin adaletine inançsızlık, baskı kuramazsak kazanamayız hissi hem futbolcuların, hem yöneticilerin hem de taraftarın yüzünden akıyor. Bu tabloyu iyiye yormayın hemen. Bunun en büyük sebebi adalet ve etik arzuluyoruz imajı çizerken aslında bunları değil de sadece kazanmayı istiyor oluşumuzdur. Türkiye'de stadyumların ve etkinliklerin insanların aile fertleriyle eğlenceli birkaç saat geçirmenin çok ötesinde patolojik bazı rahatsızlıkları sağaltma çabasına dönüştüğünü, bu yönüyle antik Roma'daki işlevini gördüklerine inanıyorum. Bu da beni ülke futbolundan daha da soğutuyor.

Son üç hafta mı ? Son üç hafta kimin gladyatörleri güçlü ya da yetenekli bunları değil kimin senatörleri lobici ya da muktedir bizlere gösterecek. Son 29 yıldaki gibi...



9 Ocak 2019 Çarşamba

BURAK YILMAZ MESELESİ VE TFF-TBB İŞBİRLİĞİ

Uzun bir süredir yazamıyorum. Gerçi fark ettim ki son yıllarda buradaki pek çok yazım için benzer bir başlık yapmışım. 2009'dan bu yana minyatürkalemaç'a post girdiğim düşünülürse uzun aralardan sonra dahi buraya bir şeyler karalamak benim için değerli diye düşünüyorum.

Neyse değinmek istediğim iki meseleye geleyim: İlki Burak Yılmaz'ın Beşiktaş'a transferi ve Beşiktaş taraftarının tepkisi.

Burak, 2006 yılında bir wonderkid olarak sahneye çıktığında potansiyeli için konuşuluyordu. Keza dört büyüklerde iş yapabilecek bir kumaşa sahip olduğunu hemen gösterdi. Şenol Güneşli Trabzonspor ve Galatasaray performansları kendisini Avrupa'nın devleriyle bir araya getirecek diye çok beklemiştik. Oyuncunun sahip olduğu vizyon gereği yurtdışı deneyimini Çin'de gerçekleştirdi. 
Burak dönüşte ligimiz için hala elit futbolcu statüsündeydi ve tercihini Trabzonspor'dan yana kullandı. Ta ki maddi sorunlar ve Burak'ın takım içi disiplini zedeleyen hareketlerine kadar. Eski hocası Güneş forvet açığını kapatmak için her şeyi göze alarak kendisini isteyince işler değişti. Galatasaray günlerinde Burak'ın İnönü'de ceza sahası içinde kendisini atması ve penaltı kazandırması Beşiktaş taraftarının büyük tepkisini çekmişti. Doğru söylemek gerekirse tepkilerinde de haklıydılar. Ama pek tabii bu tepkinin ülkedeki -kendi kulüpleri de dahil olmak üzere- etik dışı tüm hareketlere karşı verilmesi gerektiğini düşündüğümden Burak'a yapılan itirazları ikircikli buldum. Etikdışı hareketleri her platformda eleştiren Beşiktaşlı arkadaşlarımı tenzi ediyorum tabii. 

Sözün özü Burak son dönem ülke konjonktüründe yetişmiş ve futbol ortamımıza gayet uygun (!) bir futbolcudur. Her kulübümüzde bir ya da iki tane böyle sporcu mevcuttur. Keza kendisi muadilleriyle yarıştırmaya kalksak masum kalacak bir arkadaştır. Beşiktaş'ta psikolojisini koruyabilirse yarım sezonda büyük iş yapabilecek bir golcüdür. Neler yaşanacak göreceğiz ancak ben Beşiktaş adına olumlu bir transfer olarak görüyorum Burak'ı.


İkinci mevzu Süper Lig kulüplerinin büyük bir batakta oluşları. 4 büyük abileri bu batağın dibindeler tabii. Uğur Meleke'nin bugünkü yazısını inceleyenler görmüştür. ( ilgili yazı ) Borçlar on yıl içerisinde binli oranlarda artmış. Kulüpler borçların yalnızca faizlerini ödeyebilir durumdalar imiş. Büyük abiler ellerindeki bina, arazi ne varsa elden çıkardı zaten, satıp savacak da bir şey kalmadığına göre iflas bayrakları çekilmiş. TFF'nin başındaki zât Türkiye Bankalar Birliği Başkanı ile bir açıklama yaptı geçtiğimiz günlerde. Bu batağı kurutacaklarmış sözde. Kulüplerin borçları yapılandırılacakmış, kulüplerin harcamaları çeşitli hükümlerle kısıtlanacakmış. Bu  durum karşısında hadi Allah aşkına martaval okuma denir. Gerçi utanıp tükürdüğümü yalamak isterim tabii ama bana söyledikleri yaptırımları uygulayamayacaklarını hissettiren bir ortam var ülkede. Hayırlısı.

13 Ocak 2018 Cumartesi

VAROŞUN PRENSİ

Seksen kuşağı olarak ilk prensimiz Okan'dı. Ayağı kırılıp da sahalardan ayrı düştüğünde ne çok üzülmüştük. Büyük başarıların mimarlarından oldu. Öyle böyle değil Avrupa'da kupa kaldıran takımın en önemli üç parçasından biriydi belki de.

İkinci prensimiz Emre Belözoğlu oldu. Cine5'in dumanlı ekranında maç farka gitsin de Emre'yi izleyelim diye dua ederdik. UEFA'yı kaldıran takımın yedeğiydi ama kafamızda Real'in, Barça'nın kadrosuna girmişti bile.

Üçüncü prens Sabri'ydi. Masal kısa sürse de takıma bağlılığıyla formanın Totti'si olmaya en uzun süre o aday oldu.

Son prensimiz fanatik taraftarımız çıkmıştı. Palazlanma dönemlerinde Hagi'nin golüne sevinen top toplayıcı çocuk olarak gösterdiler onu bize. Şehzade bey Manisa'dan hemen dönsün diye yolları gözlendi. Manisa'da Fener'e çaktığı çelmeyle Bizans'a yürüyen uç beyi gibiydi. Kumaşı Çin ipeğindendi keza alıcısı Emre abisinden beklediğimiz Barselona oldu.

Prensler içinde en çok Sabri Reis'i sevdim ben. Duruşuyla ve bağlılığıyla tabii ki. Okan'la Emre'nin alelacele İnter'e gitmesine anlam vermeye çalıştım sadece. Pek de üzülmedim. 

Arda'daysa heyecanlanmıştım ne yalan söyleyeyim. Bayrak topçu bulduk mu acaba diye sordum, hatırlıyorum. Atletico'ya gitmeden taraftarın çocuğun üzerine gidişine karşı çıktım, yaptığı çocukluklar için kulağını çektim. Yıllar geçti Arda İspanya'da kale arkasının üçlü çektiren taraftarlarından biri olmaya devam etti. Fakat bir süre sonra Arda, varoşun temiz çocuğu olarak kalmayı değil köşe başının racon kesen kabadayısı olmayı seçti. 

Takımın başında Sinyor Terim olmayaydı şimdi Galatasaray taraftarı Arda'yı omzuna alıyor, adına methiyeler düzüyordu. İki kabadayı bir mahalleye fazlaydı tabii. Arda, komşu ilçeye transfer oldu.

Ahım, ölümü gösterip sıtmaya razı getiren Galatasaray yönetiminedir. Neden mi ? Pek tabii artık iyiden iyiye futbol sabıkalısı bu iki adamdan birine mecbur bırakıyor diye bizi.

22 Aralık 2017 Cuma

WHAT CAN I DO SOMETIMES

Galatasaray'ın son 22 yılını düşününce 4. Terim dönemini yaşıyoruz. Parçalı formayı Galatasaray kulübesinde toplamda 8 yıl Fatih Terim giydirmiş. Bu sekiz yılın altısında Galatasaray'ın ipi göğüslediğini, bir sezonundaysa ikinci sırada kaldığını görüyorsunuz. 2003-2004 sezonunun ortasında Terim o ilk dönemin debdebesini yaratamadığını fark edince taraftarın diline sövgü olmadan istifa edip gitmiş.

Terim'in ilk döneminde ergenliğimi yaşıyordum. Fanatikliğin doruklarındaydık. Terim'i futbolculuk dönemlerindeki marifetleriyle babamızdan dinliyorduk. Bıçkın, Ali kıran baş kesenmiş.  Gördüklerimizle duyduklarımız arasında pek fark yoktu. O dört yılda yaşadığımız mutlulukları da Sinyor Terim sevgimizi de inkar edemeyiz! Öyle ki 2002-2003'te Lucesculu şampiyonluğa rağmen Rumen üstâda haksızlık edip Terim'i mesih gibi bekleyenlerden olduğumuzu gizleyemeyeceğimiz gibi.

Ee tabii yaş ilerliyor, hayata bakışınız değişiyor. Ergenlik dönemi fanatikliğinizden eser kalmıyor. Okuduğunuz ya da bizzat şahit olduğunuz futbol kültürlerinde Terimvâri hareketlerin yeri olmadığını gördükçe futbol zevkiniz daha da rafine hale geliyor.

2011'de malum şike sürecinin ardından Galatasaray'ın başına gelerek takımı şampiyon yapan Terim Galatasaray'da 3. dönemini yaşıyordu. Bendenizse o tarihlerde futboldan tiksinir hale gelmiştim. O iki sezonun şampiyonluklarının içime sindiğini hâlâ söyleyemem. O rezil milli takım flörtünün ardından Terimli, Aysallı, çilekli Galatasaray'dan kurtulmanın zevkini yaşadığımıysa unutamıyorum.

Coğrafya kaderdir derler. Bu coğrafyada takım tutmak da kader. 88 yılından bu yana Galatasaray'a dair yaşananları takip ediyorum. Galatasaray futbol takımının başarılarıyla keyifleniyorum. Üstelik kulübün 1905'te yazılmaya başlanan tarihinin sayfalarını karıştırdığımda 36 yıllık yaşamım boyunca tribünden bakıp en keyif veren Galatasaray'ı izlediğimi de fark edebiliyorum. Gördüğüm başarılarsa yoruma kapalı: Bir şampiyon kulüpler kupası yarı finali, bir kupa galipleri kupası çeyrek finali, bir uefa kupası, bir süper kupa zaferi, iki şampiyonlar ligi çeyrek finali ve on üç kez yaşanan Türkiye şampiyonluğu... 
İddialı olacak belli ki ama bütün bu başarı ve keyif dolu sezonlardan 6 türkiye şampiyonluğu, 1 şampiyonlar ligi çeyrek finali, iki avrupa kupasını silmek pahasına, yeni yaşıma adım atacağım şu günlerde silebilme şansım olsaydı eğer kulübeden de kulüp tarihinden de Terim'i
silerdim, diyorum. Lakin heyhât sevmişiz bu renkleri bir kere: what can ı do sometimes?

17 Temmuz 2017 Pazartesi

THE TUDORS

Galatasaray'ın son 4 yıllık sürecini değerlendirmek oldukça kolay. Eldeki veriler büyük bir istikrarsızlığı işaret ediyor. Anlayacağınız takım bu süreçte kupalar kazanmış olsa da taraftarının aklında hep bir soru işareti yaratmış. 4 yılda takımın başına kısa sürelerle farklı teknik adamlar gelmiş. Kim bunlar? Manchini, Prandelli, Hamza Hamzaoğlu, Mustafa Denizli, Riekering. Arada birkaç haftalık Taffarel ve Orhan Atik dönemlerini saymıyorum tabii. 4 yılda 5 teknik adam dahi istikrarsızlığın ne boyutta olduğunun kanıtı sanıyorum. Bu süre zarfı içinde takım 1 Süper Lig, 3 Türkiye Kupası ve 2 de Süper Kupa şampiyonluğu yaşamış ki sanırsınız oldukça başarılı.
Burada sorunlu yapının Galatasaray yönetiminden kaynaklandığı âşikar. Sürekli "çilek" bekleyen taraftar şımarıklığını tatmin edemeyen bir Galatasaray yönetimi değil mevzu bahis olan. Nedir peki işaret etmeye çalıştığım: Ünal Aysal ile moda haline gelen yıldız alma çılgınlığının tesiri ile dara düşen kulübü namerde muhtaç eden zihniyet tabii ki. Kulübün paha biçilemeyen satılmazlarını faiz borçlarına teminat gösterecek kadar acz içinde bulunmak da Galatasaray'ın son dönem yaşadığı sıkıntıların resmini çiziyor.

Bütün bunların yanında sezon ortasında varlığı ve rüştü sorgulanan bir teknik direktörün (JOR) gönderilip yerine oyunculuk kariyeri dışında özgeçmişinde kayda değer bir başarı bulunmayan Tudor'un getirilmesi halihazırda keyif vermeyen takımın geleceği hakkında kafalardaki soru işaretlerinin artmasına neden oldu. Tudor gelir gelmez asarım keserim, artistlik yapanı yakarım dercesine birkaç uygulama yapsa da takımdan kestiği Bruma'yı kestiğinin ikinci haftasında kadroya alıp takımın isyankarı ve gizli lideri Sneijder'e gereken ayarı veremeyince Tudor hanedanının daha ilk ayda yıkılacağına kanaat getirmek çok zor olmadı. Sezonu gürültü patırtı içinde perişan bitiren Galatasaray'da Tudor'a zaman verilmesi gerektiğine dair çıkan cılız sesler duyulmadı bile.

Özbek yönetimi için ne söyleyeyim ki ? Boşuna dönen bir teker gibi. Bakmayın siz şike davası sonrası ortalığın tozunu atan bir (hoş bir serap gibi) Galatasaray vardı hani. O günden bu yana takımın da futbolun da pek tadı tuzu yok. Bırakın şampiyonlukları, kupaları. Tribünlerden belli söylediğim. Bugün Galatasaray'da yaşananlar o günlerin mirasıdır biraz da.

Sneijder'in gönderilmesi taraftar arasında büyük infial yarattı. Yönetime karşı var olan nefreti birkaç kat artırdı. Sneijder'in gönderilmesi hususunda taraftarın geneli gibi düşünmüyorum. Yeteneği ne olursa olsun takımın liderini zora sokan bir oyuncunun varlığı yarar sağlamaz aksine takıma zarar verir. Tudor'un sahada savaşacağı askerleri belirleme özgürlüğüne saygı duymalı. Taraftar her halükarda gerçekleşecek olan ayrılık için biraz erken gözyaşı döküyor sadece bu. Şino zaman zaman gösterdiği üst düzey yeteneği ile kulübün hafızasında yer alacaktır.

Nedense Sabri ve Semih için daha çok üzüldüm. Bu iki adam kulübün bayrak oyuncularındandı. Dört büyüklerde pek de alışık olamadığımız altyapıdan yetişen esas oğlanlar. Böyle bir kültürümüz olmadığından tek celsede postaladık ikisini de. Taraftar gösterecekse vefasını Sneijder'den önce bu ikiliye göstermeliydi ama nerde?

Söylenecek çok şey var. Bakalım kısa vadede Galatasaray'ı bekleyen yeni bir Tromsö faciası var mı? Perşembe günü takımın bütün çarklarına kendi yeteneğince bakım yapan Tudor'un bisikleti tamir edip Avrupa sahnesinde sürmek için yeterli zamanı olacak mı göreceğiz?

5 Şubat 2016 Cuma

EFSANE 51 YAŞINDA

Geldiği dönemi hatırlıyorum. Küçüktüm ama hatırlıyorum. Haberler Galatasaray'ın paraları yaşlanmış, işi bitmiş bir Romen'e yatırdığı yönündeydi. Anlayacağınız övgüden çok yergi ile karşılanmıştı Hagi. İlk maçı gündüz maçı diye izleyememiştim. Vanspor'la oynamıştı Galatasaray yanlış hatırlamıyorsam. Türkiye'de Cine5 azabının başladığı yıllardı. Gözlerimiz sigara dumanından yaşlarla doluyor biz kahvehanede Trabzonspor maçında izleyebiliyorduk Hagi'yi. İlk maçtaki gollerin tesadüf olmadığını kanıtlayan bir frikikle Türkiye'de efsane olacağının haberini veriyordu albay. Türkiye'de kaldığı 5 yılda çıplak gözle oyununu görme muaffakiyetine erişenlerden oldum çok şükür. 

Bazen günümüzde hangi futbolcuyu transfer etsek o büyüklükte bir futbolcu gelmiş olur diye düşünürüm. Hagi, Steau macerasının ardından Real ve Barça gibi üst düzey kulüplerde oynama fırsatı bulabilmiş bir yıldız. Bugün kariyer bakımından Sneijder, Drogba gibi yıldızlarla karşılaştırılabilir. Geldiği yıldan itibaren takıma verdiği katkı ise sanıyorum Türkiye'de sadece Alex ile kıyaslanabilir. Alex'in de çok özel bir futbolcu olduğu da ortadaydı ama Hagi Galatasaray'ın bir Avrupa Kupası sahibi olmasına büyük katkı koyarak diğer yıldızlardan ayırdı kendisini.

Topla adeta dans ediyor, topa hükmetmeyi bir oyuna çeviriyordu. Mesafe gözetmeksizin topu kaleye nişanlayabiliyor maçın hiç ummadığınız bir anında skoru Galatasaray'ın lehine çevirebiliyordu. Sahada tamamiyle özgür bir Hagi vardı. O saha içinde Galatasaray'ın beyniydi.

Yıllar geçti, gözlerim hep öyle bir yetenek aradı Galatasaray kadrosunda. Felipe,Carrusca, Kewell, hiçbiri yerini doldurmaya yetmedi. Bir ara 10 numaralı forma müzeye kaldırıldı sonra yeni Hagi'ler yetişsin diye karardan dönüldü. Sahadaki hırçın yanları zaman zaman benim haz etmediğim noktalara ulaşmıştır Hagi'nin. Conte'nin ayağını kırması, hakeme tükürmesi affedilir cinsten şeyler değildi. Başkalarında değil de Hagi'de affettim bunları. Futbol sanatının en büyük icracılarından biriydi çünkü o, yaptıklarını sanatçı kaprisi diye saydım.