10 Mart 2026 Salı

Sami Yen’de Bir Satranç Maçı: Galatasaray - Liverpool

Galatasaray için 2025-26 sezonu, Şampiyonlar Ligi’nde son 16 hedefinin gerçekleşmesiyle şimdiden "başarılı" kategorisine girdi. Buradan sonrası artık pastanın üzerindeki çilek... Ancak bu başarıya giden yolu izlerken içimin tam anlamıyla rahat olduğunu söyleyemem.

İki Ekol Arasındaki Uçurum: Sistem mi, Süper Starlar mı?

90’ların sonunda, Derwall ekolünün tohumlarını ektiği ve öz kaynakların meyve verdiği o organik başarı dönemini hatırlayınca bugünkü tablo biraz buruk hissettiriyor. Nereden geldiği belli olmayan devasa bütçelerin satın aldığı süper starlarla kurulan bu "Los Galaktikos" modeli, futbolun o saf tarafını zedeliyor. Ekonomik koşullar bu denli sertken başarının sadece cüzdanla ölçülür hale gelmesi, sanırım benim gibi pek çok eski Galatasaraylının canını sıkıyor.

Geçmişin İzinde: Radu Niculescu’dan Bugüne

Biz 90’larda çocukken Liverpool, babalarımızın anlattığı o yenilmez armada değildi. Kendi liglerinde orta sıralarda gezinen, Avrupa’da pek yolumuzun kesişmediği bir takımdı. Onlarla asıl randevularımız 2000’lerde başladı.

Zihnimde hâlâ Sami Yen’deki o meşhur Radu Niculescu ve harika kafa golü  capcanlı duruyor. Ümit Karan’ın duble yaptığı ama 3-2 kaybettiğimiz o dramatik maç, Okan Buruk’un prestij mücadelesindeki enfes golü... Bunlar hemen hatırıma gelenler.

Bu Gece Ne Olur? Slot vs. Buruk

Bu akşam Ali Sami Yen yine o sağır edici gürültüsüyle uyanacak. Futbolcuların bu atmosferi kullanmak için elinden geleni yapacağına şüphe yok. Ancak asıl mesele kenar yönetiminde: Okan Buruk'un bir sürpriz yapacağını sanmıyorum. Bildiği, güvendiği o agresif önde baskı oyununu yine sahaya sürecektir. Bence İlk maçtan derslerini almış bir Slot göreceğiz. Eğer Liverpool, Galatasaray’ın o meşhur önde baskısını uzun toplarla baypas edip savunma arkasına sarkarsa işler bizim için "kevgir" olma durumuna dönüşebilir; zira bu konuda sabıkamız kabarık.

Futbol şansı yanımızda olursa, galibiyetle ayrılmak işten bile değil. Sonrası mı? O, sonraki haftanın konusu. Bu gece, Galatasaray-Liverpool tarihine yeni ve unutulmaz bir sayfa daha eklenecek.

25 Şubat 2026 Çarşamba

Mamma Li Turchi: Bir Juventus Meselesi

Bazı rakipler sadece rakip değildir; onlar sizin büyüme hikayenizin kilometre taşlarıdır. Benim için Juventus, 1997 yılında bir lise öğrencisiyken MSDOS ekranlarına yazdığım o siyah-beyaz puan tablolarından bugüne uzanan devasa bir futbol anlatısıdır.

Siyah-Beyaz Ekrandan, Çamurlu Sahalara

Yıl 1997... Bilgisayar dersinde ekrana Galatasaray’ın Şampiyonlar Ligi grubunu yazıyoruz. O zamanlar her şey daha zordu. İtalya ile diplomatik krizlerin gölgesinde, "Türkiye güvenli değil" bahaneleriyle İstanbul’a gelmek istemeyen bir Juve vardı karşımızda. Türkçe dersinde yazdığım "Mamma Li Turchi" başlıklı kompozisyonu dün gibi hatırlıyorum. İtalyanları "kaçak güreşmekle" suçlayan o çocuksu ama tutkulu öfkeyi...

Sonra o maç geldi. Suat’ın imkansız kafa golü bile yetmemişti çeyrek final hayallerine. Ardından Bilbao’nun çamuruna gömülen umutlar... Futbolun sadece bir oyun değil, bir adalet arayışı olduğunu o günlerde öğrenmiştik.



Gurbet Ellerde Gelen Rövanş ve Kar Altındaki Mucize

İki binlerin başında, Galatasaray’ın o eski görkeminden uzak olduğu günlerde yine karşılaştık. Bu kez tribün olayları nedeniyle maç Almanya’ya, Dortmund’a taşınmıştı. Ama o "kötü" denilen sezonun taraftarı, gurbeti stadyumda boğmuş, Juve’yi bir kez daha eli boş göndermeyi bilmişti.



Peki ya 2013? O kar yağışını kim unutabilir? Ertesi gün okul koridorlarını "Allahım goool!" sesleriyle inletirken, sadece bir galibiyete değil, İtalyanlara bir kez daha verdiğimiz o "Arrivederci Juve" dersine seviniyorduk. Öğrencilerimle paylaştığım o saf heyecan, futbolun nesiller arası köprüsüydü.

2026: Tarih Tekerrürden mi İbaret?

Bugün takvimler 2026’yı gösteriyor. Eski adıyla Delle Alpi, şimdiki modern haliyle o meşhur Torino deplasmanı bizi bekliyor. Play-off ilk maçındaki 5-2’lik o inanılmaz skor, hepimizi şoka soktu. Kimse böyle bir dominasyon beklemiyordu. Ama biz biliyoruz; Torino’da işler hiçbir zaman kağıt üzerindeki gibi yürümez.

Şimdi sormak lazım: İtalyanlar hala "Mamma Li Turchi" diyor mu? Muhtemelen evet. Çünkü Galatasaray, onların tarihindeki en inatçı kabus olmaya devam ediyor. Bu gece bir mucize olmazsa adımızı son 16’ya yazdıracağız.

Lise yıllarımdaki o MSDOS ekranından bugünkü dijital dünyaya değişmeyen tek bir şey var: Galatasaray söz konusuysa, Juventus için her zaman bir "eyvah" vardır.

7 Mart 2024 Perşembe

Gazoz Olma Efsane Ol

6 yıl önce Arda ile ilgili şunları yazmışım: "Seksen kuşağı olarak ilk prensimiz Okan'dı. Ayağı kırılıp da sahalardan ayrı düştüğünde ne çok üzülmüştük. Büyük başarıların mimarlarından oldu. Öyle böyle değil Avrupa'da kupa kaldıran takımın en önemli üç parçasından biriydi belki de.


İkinci prensimiz Emre Belözoğlu oldu. Cine5'in dumanlı ekranında maç farka gitsin de Emre'yi izleyelim diye dua ederdik. UEFA'yı kaldıran takımın yedeğiydi ama kafamızda Real'in, Barça'nın kadrosuna girmişti bile.

Üçüncü prens Sabri'ydi. Masal kısa sürse de takıma bağlılığıyla formanın Totti'si olmaya en uzun süre o aday oldu.

Son prensimiz fanatik taraftarımız çıkmıştı. Palazlanma dönemlerinde Hagi'nin golüne sevinen top toplayıcı çocuk olarak gösterdiler onu bize. Şehzade bey Manisa'dan hemen dönsün diye yolları gözlendi. Manisa'da Fener'e çaktığı çelmeyle Bizans'a yürüyen uç beyi gibiydi. Kumaşı Çin ipeğindendi keza alıcısı Emre abisinden beklediğimiz Barselona oldu.

Prensler içinde en çok Sabri Reis'i sevdim ben. Duruşuyla ve bağlılığıyla tabii ki. Okan'la Emre'nin alelacele İnter'e gitmesine anlam vermeye çalıştım sadece. Pek de üzülmedim. 

Arda'daysa heyecanlanmıştım ne yalan söyleyeyim. Bayrak topçu bulduk mu acaba diye sordum, hatırlıyorum. Atletico'ya gitmeden taraftarın çocuğun üzerine gidişine karşı çıktım, yaptığı çocukluklar için kulağını çektim. Yıllar geçti Arda İspanya'da kale arkasının üçlü çektiren taraftarlarından biri olmaya devam etti."





Arda uefa.com'a verdiği röportajda her şeyden önce bir Atletico Madrid efsanesi olarak tanıtmış kendisini. Bunu bizzat söyleyebilmek için taraftarın gönlünde nerede olduğunu bilmesi gerekiyor bir futbolcunun. Arda taraftardan böyle bir dönüş alıyor olmalı ki bu cümleyi kolaylıkla söyleyebilsin. Belli periyotlarla emeklilik sonrasında Atletico'nun sahasında boy gösteriyordu. O günkü teknik direktörü hâlâ takımın başında olduğundan kulüpleri bağı çok taze. Ödüller aldı. Pek tabii 2011-2015 yılları arasında dört yıl boyunca önemli işlere imza atan bir takımın parçasıydı. 
Efsane olmak kriterlerinin göreceli olduğunu düşünmekteyim. Örneğin Totti'nin, Lucarelli'nin, Metin Oktay'ın, Lefter'in efsane olma kriterleriyle Arda'nınkiler aynı değil. Atletico Madrid için Fernando Torres'i bile bu kategoriye koymakta zorlanıyorum.  O yüzden bir futbolcuya takımın efsanesi oldu derken ihtiyatlı davranmakta yarar görüyorum. Benim baktığım pencereden Arda, Atletico ve Galatasaray tarihinin önemli oyuncularından biridir.  Efsane değil...

3 Şubat 2021 Çarşamba

SÖZDE DERBİ BOSPHORUS


Hafta sonu boğazın derbisini var ve ben uzun süredir Türk futbolunun bu zirve derbisini iple çekmiyorum. Rekabetin ötesinde sahada ve saha dışında sizi oraya çekebilecek bir şey bulunmuyor artık. Rekabete bakışınız da orta okul, lise yıllarındaki gibi değilse gördüğünüz manzaradan tiksiniyorsunuz. 

Taraftarların bir arada olduğu, Karınca Ezmez'lerin tribünlere liderlik ettiği, ya ya ya şa şa şalı tezahüratların naifliğini anıp gereksiz bir romantizm yapacak değilim. Endüstriyel futbolun - asla savunucusu değilim- izleyiciyi getirdiği noktanın farkında bir futbolsever olarak derbinin bu vahşi sisteme hizmet eden marka değerinin de artık sıfırlandığını ifade ediyorum sadece. Bu sistemin özü satışsa, elimizdeki satılabilecek potansiyele sahip tek derbiyi de satılamaz hale getirdik diyorum. 

Bu durumdan rahatsızım çünkü futbol seyir zevki çok yüksek bir spor dalı. Sahadaki azim, kazanma adına yapılan teknik değişiklikler, iklim şartlarının sonuca yaptığı etki, yetenekli futbolcuların sanatsal hareketleri size harika bir doksan dakika yaşatabiliyor. Bazı maçlarda yenilseniz bile doksan dakika yaşadığınız heyecanı sevebiliyorsunuz. Ortada maç sonrası konuşulabilecek bir saha içi performansı söz konusu değilse ya da öyle bir performansı gölgeleyecek olaylar yaşanıyorsa; seyir keyfiniz şike, kayırma, organize, eyyam gibi lafların da kıskacında bıkkınlığa dönüşüyor. 

Seyir keyfini ligimizde aramaktan vazgeçeli epey vakit oluyor. Son zamanlarda ancak İngiltere Premier Ligi ve Seri A'dan keyif alabiliyorum. Oralarda da yıllar evvel duyduğum rekabet heyecanını yaşayamıyorum ne yazık ki. Çünkü rekabet heyecanı zaman içerisinde içselleştirdiğiniz, taraftarı olageldiğiniz takımla ve ezeli rakipleri destekleyen arkadaşlarınızla yaşanıyor. Hafta boyunca derbinin beklenmesi, mevkilere göre futbolcu karşılaştırmaları, rekabetin geçmişine dair izlenen maçlar vb. Maç sonrası yine hafta boyunca süren takılmalar, karşı takımdaki bir oyuncunun klas hareketine vurgu ve hakkını teslim etmeler vb. Bunlar rekabet heyecanını besleyen unsurlar oluyor. Rekabet heyecanı çok şeye kâdir tabii. Son dönemde kalitenin esamesi dahi okunmayan "Süper(!)" Lig'imizi elit liglere göre çok daha pahalı izlemek zorunda kalıyorsunuz. PL'nin tüm maçlarına ödediğiniz parayı sadece Boğazın Derbisi'ne ödeyebiliyorsunuz sözgelimi.  Anlayacağınız rekabet heyecanı satıyor.

İçimde o heyecandan eser kalmadı desem abartmış olmam. Galatasaray - Fenerbahçe derbisini, tribünde yaşayamasam da ergenliğim kahve köşelerinde sigara dumanından gözlerim yana yana derbi izleyerek geçti. Bugün hop oturup hop kalktığımız maçları artık topluca izlenen yerlerde takip etmeyi tamamen bıraktım. Buna tövbeliyim demek daha doğru olur. Hangi takım taraftarı olduğunuzun önemsiz olduğu bir utanç noktası haline geldi o derbiler. Küfürler, hakaretler ve hatta ırkçı sözler havada uçuşuyor. Mekan kahveymiş, bir otelin restoranıymış fark etmiyor. Maç sırasında hiçbir etik değerle ilgisi olmayan, takımına değil taraftarına oynayan ve yerden kalkmayan topçular, eyyamdan eyyama koşan beceriksiz, yeteneksiz, yetersiz hakemler; maç sonları hakem hatalarına sığınan bıçkın teknik direktörler, iki cümleyi bir araya getirmekten aciz kalantor yöneticiler...

Hafta sonu yukarıda söylediklerimden farklı bir derbi izleyemeyeceğiz. Yeni transferlerin yarattığı sahte heyecan dahi bu çirkinliği gizlemeye yetmeyecek. Saydığım tüm sıkıntıların yanı sıra futbolcuların üzerindeki yoğun baskı da seyir zevkini sıfıra indirecektir. Ezeli rakibe yenilmeyi geçtim, ondan gol yemenin dahi aforoza neden olduğu bir dönemi yaşarken sahadaki yirmi iki kişiden futbol resitali sunmalarını beklemek saf dillik oluyor haliyle. Bu yıl ilk kez rekabetin vahşi ihtirasına kapılmadan maçı satın almayacağım. 3 dakikalık özetin bile fazla geleceği sönük bir heyecan neyime yetmiyor zaten benim.



21 Mayıs 2019 Salı

GERİLİMDEN BESLENMEK

Hafta sonu itibarıyla Türkiye Süper (!) Ligi'nde şampiyonluk yarışı nihayete erdi. Galatasaray, sahasında son düzlüğe beraber girdiği Başakşehir FK'yı yenerek şampiyonluk ipini göğüsledi. Başakşehir'in golü sonrasında ve ikinci yarıda bir ikili mücadele ertesinde yaşanan gerginlik Türk futbolunun resmi gibiydi.

İşin kötü tarafı son yıllarda bu resmi tuvale yansıtanlar arasında Terim ve ekibinin yer alması. 
Aslında bu yeni bir durum değil. Yıllar yıllar evvel İsviçre ile oynanan milli maçta kestiğimiz racon, yaşı el verenlerin malumudur. Terim ve yancılarının icra ettiği sanat eserlerini saymakla bitmiyor. Bir Galatasaray sevdalısı olarak bu durum beni ve tahmin ediyorum benim gibileri üzüyordur.  ,

Bazı arkadaşlarım "ama" ile başlayan  bahane cümleleri kuruyorlar. Diğerlerinde yaşananları görüp görmediğimi sorguluyorlar. Etik dışı onlarca hareketi, hakem hatalarını, hakem hataları sonrasında camia sözcülerinin fütursuzca yaptıkları açıklamaları örnek olarak önüme sürüyorlar. 

Ne derlerse desinler. Ben öncelikle çuvaldızı kendime batırmalıyım. Renklerine gönül verdiğim takımda beni temsil etmediğini düşündüğüm durumları, tavırları, kişileri işaret etmeli görevimi yerine getirmeliyim. Yoksa başta da belirttiğim gibi yaşananlar ülke futbolunun resmi, sadece Galatasaray'ın değil.

Uzun süredir Galatasaray'ın saha içi dinamikleri, iyi yaptıkları; takviye isteyen bölgeleri, gençleri vb. gibi konularda yazmadığımı fark ettim. Bunun sebebi yazının başından beri anlatmaya çalıştığım gergin ortam ve bu ortamdan beslenme üzerine kurulan strateji. Hiç unutmuyorum Terim'in 3.dönem maçlarından birinde Orduspor'u maçı gererek geçmişti. Sneijder'in devreye girdiği maç, anımsayanlar olacaktır. Hakem kararları sonrası Terim topu yere sertçe vuruyori o vuruş Galatasaraylı topçuların başına gelmişçesine bir etki yaratıyordu. Tabii hakemin de...

 Geçen günkü maçta da Başakşehirli Emre'nin topu tribünlere vurarak sevinç gösterisi yapması Terim'in ekmeğine yağ sürdü. Şaş ve diğerleri de ekibe katılınca saha kenarında hır gür çıktı. Adrenalin Galatasaray'a yaradı ve tempolu futbol sonuç getirdi. Peki bu yöntem içime siniyor mu ? Hayır! Böylesine bir baskı yöntemi 3. dünya ülkelerinde olabilir. Zamanında Şaş'ın kafasında yumurta patlatan Kadıköy baskısını, sahaya atlayanları gördüğümüz İnönü'yü bunlardan bağımsız düşünmüyorum. Her şey bir tarafa gönül verdiğim takımda bu yöntemlerle puan kazanılmasını içim götürmüyor.


16 Mayıs 2019 Perşembe

ÜLKE FUTBOLU NEREYE GİDİYOR ?

Futbol kalitesi ve uluslararası arenadaki parlak(!) durum ortadayken ligimizin son haftalarında klasik hastalığımızla yeniden sınanıyoruz. Şike, teşvik, en hafif tabirle hakemlerin tesir altına alınması söylemleri ortamı gerdi de gerdi. Söylem kendiliğinden ortaya çıkmadı tabii ki. Son iki haftada Galatasaray lehine verilen kararlar rakip camialarda infial yarattı. Böylesine hatalar karşısında utanç duyan Galatasaraylıları bir kenara koyarsak "biz tek siz hepiniz" gibi kutuplaştırıcı bir ortam yaratıldı. Galatasaray tarafı ilk yarıdaki "17 kulüp bildirisini" kendine siper ederken Ankaragücü gibi bazı camiaların kısık da olsa destek sesini işitti.  Dünkü kupa finalini bu ortamdan bağımsız düşünülemeyeceği gün gibi ortada.

Dünkü maç özelinde değerlendirme yaptığınızda Akhisarlı fu atbolcuların buz gibi ortada duran pozisyonlara dahi afaki tepkiler vermelerini doğal karşılıyorsunuz. Peki neler oluyor ? Odağa belediyenin eski takımı Başakşehir girmişken, okların Galatasaray'a dönüşü nasıl açıklanabilir ? 

Galatasaray futbol takımı sportif yöneticisinden, idari yöneticisine; zaman zaman kadrosuna kattığı takım etiğine aykırı futbolcularına kadar 2000'lerin başında Aziz Yıldırım'ın Fenerbahçe'si kadar itici hale gelmiştir. Başkanın fütursuz söylemleri, Albayrak'ın Galatasaray değerleriyle bağdaşmayan ikircikliği, hoca ekibinin bıçkın, ali kıran baş kesen, bize yapılırken iyiydi ama tavrı...

Öte tarafta mikrofonu kime uzatsanız bir veryansındır başlıyor.

Bana sorarsanız ülke futbolunun etik anlayışında değişen hiçbir şey yok. Belki 90'ların teşvik primleri, futbolcu kaçırmaları, mafyatik işleri gündem belirlemiyor ancak saman altından kim bilir ne sular yürütülüyor. Bu saman hırsızları bir an önce tespit edilmeli.

 İşin kötü tarafı VAR kayıtlarının dökümü olduğu iddia edilen belgelerle sarı kırmızılı renklere gönül verenler daha da töhmet altında bırakılıyor. Bu durum benim gibi sporseverlerin canını sıkıyor elbette. Zaten yerlerde gezen futbol kalitesinin üzerine bu şaibeler dekoder yaktırır, üyelik sonlandırır. Passolig garabetiyle stadyumların kenarından geçemediğimizi hiç saymıyorum. Ee öyleyse ülke futbolu nereye gidiyor ?

Geçtiğimiz hafta sonu bir puan farkla şampiyonluğunu ilan eden Man City'nin Liverpool ile mücadelesini nefes nefese izledik. 25 sezondur şampiyonluğa hasret kırmızıların buncacık farkla şampiyonluğu kaçırdığını düşününce nerede bunun patırtısı gürültüsü, nasıl yani kimse itiraz etmiyor mu diye düşünüyor insan. PL, La Liga ve hatta Serie A'daki mücadelenin, tribün keyfinin yarısı ülkemizde olsa keşke. Maçtaki gerginlik son düdükle forma değiştirene kadar sürse. Çok şey bekliyorum değil mi ? 

8 Mayıs 2019 Çarşamba

DANANIN KUYRUĞU KOPARKEN DE VAR MIYIZ ?

Süper final garabetinin yaşandığı yıl Türkiye Süper Ligi'nden keyif almadığımı hissetmiştim. O ruh halini hala üzerimde taşıdığımı görüyorum. Her şeye rağmen bilinçli bir şekilde 29 yıldır futbol liglerini takip eden bir futbol sever olarak bu sezonu ve son üç haftayı değerlendirmek isterim.

Ligdeki yabancı kuralının değişmesi, kulüplerin iki binlerin başından bu yana uğraştıkları ekonomik dar boğazın tedavi kabul edemeyecek hale gelişi ligin seviyesini birkaç basamak düşürdü. Eskiden son yıllarını ülkemizde geçirmek için gelen A sınıfı futbolcuların transit uçuşla Çin'e ya da Arabistan'a gittiğini görüyor,  B+ veya B sınıfı futbolculara el açmaya devam ediyoruz. Bu durum haliyle kaliteyi de olumsuz yönde etkiliyor. 

Dünya Kupası sonrasında VAR sisteminin gelişini iple çektik. Ligdeki berbat hakem performanslarına olumlu etkisini hemen fark ettik. Bu umut iklimi pek uzun sürmedi. Sağ olsun hakemlerimiz kritik olsun kritik olmasın her pozisyonda VAR'ın şefkatli kollarına sığınmayı seçti. Sistemin yeni olmasından kaynaklanan acemilikleri bir tarafa bırakırsak hakemler sahadaki futbolun  VAR kontrolleri nedeniyle iyiden iyiye yavanlaşmasını umursamadılar. VAR bırakın yan hakemleri, orta hakemlerin bile varlığını sorgulattı. 

VAR'ın saha içi etiğe olumlu katkısı elbette oldu ancak her yeni sistemde olduğu gibi ülke insanı adaptasyon yetisinin ne denli ileride olduğunu hemencecik gösterdi. VAR'ı keyfe keder kullanmalar, VAR'ı işgüzarlığa harcamalar, VAR'ı eyyama meze yapmalar...

Sezon boyunca bir sürü alavere dalavere, bildiriler, büyük kulüp yöneticilerinin fütursuz açıklamaları, önceki yıllarla kıyaslanınca adaletsizliği kanıtlanan kurullar, futbolu ne için kullandığı belli olan kalantor yöneticiler vb. Aslında Türk futbolunun klasikleri bunlar ve Lefter Küçükandonyadis sezonunda da tekrarlanması şaşırtmadı. 

İnsan sahadaki futbolun incelikleri üzerine konuşmak istiyor ancak hafta sonu oynanan Galatasaray, Beşiktaş derbisinin futbolu futbol olmaktan çıkartan hakem hataları dahi insanın çok sevdiği futboldan soğumasına yetiyor. Mesela hızlı koşu ve tek paslarla topu kaleye taşıyan Galatasaray golünü övecekken karşıma birden enteresan kararlarla çileden çıkan Beşiktaşlı futbolcular çıkıyor. Bu tabii ki bu hafta sonu özelinde.

Diğer ligleri takip edenler o liglerde de hakem hatalarının ve hatalara itirazların olduğunu görüyordur. Ancak elit liglerin aksine bizde sahada hakemin adaletine inançsızlık, baskı kuramazsak kazanamayız hissi hem futbolcuların, hem yöneticilerin hem de taraftarın yüzünden akıyor. Bu tabloyu iyiye yormayın hemen. Bunun en büyük sebebi adalet ve etik arzuluyoruz imajı çizerken aslında bunları değil de sadece kazanmayı istiyor oluşumuzdur. Türkiye'de stadyumların ve etkinliklerin insanların aile fertleriyle eğlenceli birkaç saat geçirmenin çok ötesinde patolojik bazı rahatsızlıkları sağaltma çabasına dönüştüğünü, bu yönüyle antik Roma'daki işlevini gördüklerine inanıyorum. Bu da beni ülke futbolundan daha da soğutuyor.

Son üç hafta mı ? Son üç hafta kimin gladyatörleri güçlü ya da yetenekli bunları değil kimin senatörleri lobici ya da muktedir bizlere gösterecek. Son 29 yıldaki gibi...



9 Ocak 2019 Çarşamba

BURAK YILMAZ MESELESİ VE TFF-TBB İŞBİRLİĞİ

Uzun bir süredir yazamıyorum. Gerçi fark ettim ki son yıllarda buradaki pek çok yazım için benzer bir başlık yapmışım. 2009'dan bu yana minyatürkalemaç'a post girdiğim düşünülürse uzun aralardan sonra dahi buraya bir şeyler karalamak benim için değerli diye düşünüyorum.

Neyse değinmek istediğim iki meseleye geleyim: İlki Burak Yılmaz'ın Beşiktaş'a transferi ve Beşiktaş taraftarının tepkisi.

Burak, 2006 yılında bir wonderkid olarak sahneye çıktığında potansiyeli için konuşuluyordu. Keza dört büyüklerde iş yapabilecek bir kumaşa sahip olduğunu hemen gösterdi. Şenol Güneşli Trabzonspor ve Galatasaray performansları kendisini Avrupa'nın devleriyle bir araya getirecek diye çok beklemiştik. Oyuncunun sahip olduğu vizyon gereği yurtdışı deneyimini Çin'de gerçekleştirdi. 
Burak dönüşte ligimiz için hala elit futbolcu statüsündeydi ve tercihini Trabzonspor'dan yana kullandı. Ta ki maddi sorunlar ve Burak'ın takım içi disiplini zedeleyen hareketlerine kadar. Eski hocası Güneş forvet açığını kapatmak için her şeyi göze alarak kendisini isteyince işler değişti. Galatasaray günlerinde Burak'ın İnönü'de ceza sahası içinde kendisini atması ve penaltı kazandırması Beşiktaş taraftarının büyük tepkisini çekmişti. Doğru söylemek gerekirse tepkilerinde de haklıydılar. Ama pek tabii bu tepkinin ülkedeki -kendi kulüpleri de dahil olmak üzere- etik dışı tüm hareketlere karşı verilmesi gerektiğini düşündüğümden Burak'a yapılan itirazları ikircikli buldum. Etikdışı hareketleri her platformda eleştiren Beşiktaşlı arkadaşlarımı tenzi ediyorum tabii. 

Sözün özü Burak son dönem ülke konjonktüründe yetişmiş ve futbol ortamımıza gayet uygun (!) bir futbolcudur. Her kulübümüzde bir ya da iki tane böyle sporcu mevcuttur. Keza kendisi muadilleriyle yarıştırmaya kalksak masum kalacak bir arkadaştır. Beşiktaş'ta psikolojisini koruyabilirse yarım sezonda büyük iş yapabilecek bir golcüdür. Neler yaşanacak göreceğiz ancak ben Beşiktaş adına olumlu bir transfer olarak görüyorum Burak'ı.


İkinci mevzu Süper Lig kulüplerinin büyük bir batakta oluşları. 4 büyük abileri bu batağın dibindeler tabii. Uğur Meleke'nin bugünkü yazısını inceleyenler görmüştür. ( ilgili yazı ) Borçlar on yıl içerisinde binli oranlarda artmış. Kulüpler borçların yalnızca faizlerini ödeyebilir durumdalar imiş. Büyük abiler ellerindeki bina, arazi ne varsa elden çıkardı zaten, satıp savacak da bir şey kalmadığına göre iflas bayrakları çekilmiş. TFF'nin başındaki zât Türkiye Bankalar Birliği Başkanı ile bir açıklama yaptı geçtiğimiz günlerde. Bu batağı kurutacaklarmış sözde. Kulüplerin borçları yapılandırılacakmış, kulüplerin harcamaları çeşitli hükümlerle kısıtlanacakmış. Bu  durum karşısında hadi Allah aşkına martaval okuma denir. Gerçi utanıp tükürdüğümü yalamak isterim tabii ama bana söyledikleri yaptırımları uygulayamayacaklarını hissettiren bir ortam var ülkede. Hayırlısı.

13 Ocak 2018 Cumartesi

VAROŞUN PRENSİ

Seksen kuşağı olarak ilk prensimiz Okan'dı. Ayağı kırılıp da sahalardan ayrı düştüğünde ne çok üzülmüştük. Büyük başarıların mimarlarından oldu. Öyle böyle değil Avrupa'da kupa kaldıran takımın en önemli üç parçasından biriydi belki de.

İkinci prensimiz Emre Belözoğlu oldu. Cine5'in dumanlı ekranında maç farka gitsin de Emre'yi izleyelim diye dua ederdik. UEFA'yı kaldıran takımın yedeğiydi ama kafamızda Real'in, Barça'nın kadrosuna girmişti bile.

Üçüncü prens Sabri'ydi. Masal kısa sürse de takıma bağlılığıyla formanın Totti'si olmaya en uzun süre o aday oldu.

Son prensimiz fanatik taraftarımız çıkmıştı. Palazlanma dönemlerinde Hagi'nin golüne sevinen top toplayıcı çocuk olarak gösterdiler onu bize. Şehzade bey Manisa'dan hemen dönsün diye yolları gözlendi. Manisa'da Fener'e çaktığı çelmeyle Bizans'a yürüyen uç beyi gibiydi. Kumaşı Çin ipeğindendi keza alıcısı Emre abisinden beklediğimiz Barselona oldu.

Prensler içinde en çok Sabri Reis'i sevdim ben. Duruşuyla ve bağlılığıyla tabii ki. Okan'la Emre'nin alelacele İnter'e gitmesine anlam vermeye çalıştım sadece. Pek de üzülmedim. 

Arda'daysa heyecanlanmıştım ne yalan söyleyeyim. Bayrak topçu bulduk mu acaba diye sordum, hatırlıyorum. Atletico'ya gitmeden taraftarın çocuğun üzerine gidişine karşı çıktım, yaptığı çocukluklar için kulağını çektim. Yıllar geçti Arda İspanya'da kale arkasının üçlü çektiren taraftarlarından biri olmaya devam etti. Fakat bir süre sonra Arda, varoşun temiz çocuğu olarak kalmayı değil köşe başının racon kesen kabadayısı olmayı seçti. 

Takımın başında Sinyor Terim olmayaydı şimdi Galatasaray taraftarı Arda'yı omzuna alıyor, adına methiyeler düzüyordu. İki kabadayı bir mahalleye fazlaydı tabii. Arda, komşu ilçeye transfer oldu.

Ahım, ölümü gösterip sıtmaya razı getiren Galatasaray yönetiminedir. Neden mi ? Pek tabii artık iyiden iyiye futbol sabıkalısı bu iki adamdan birine mecbur bırakıyor diye bizi.

22 Aralık 2017 Cuma

WHAT CAN I DO SOMETIMES

Galatasaray'ın son 22 yılını düşününce 4. Terim dönemini yaşıyoruz. Parçalı formayı Galatasaray kulübesinde toplamda 8 yıl Fatih Terim giydirmiş. Bu sekiz yılın altısında Galatasaray'ın ipi göğüslediğini, bir sezonundaysa ikinci sırada kaldığını görüyorsunuz. 2003-2004 sezonunun ortasında Terim o ilk dönemin debdebesini yaratamadığını fark edince taraftarın diline sövgü olmadan istifa edip gitmiş.

Terim'in ilk döneminde ergenliğimi yaşıyordum. Fanatikliğin doruklarındaydık. Terim'i futbolculuk dönemlerindeki marifetleriyle babamızdan dinliyorduk. Bıçkın, Ali kıran baş kesenmiş.  Gördüklerimizle duyduklarımız arasında pek fark yoktu. O dört yılda yaşadığımız mutlulukları da Sinyor Terim sevgimizi de inkar edemeyiz! Öyle ki 2002-2003'te Lucesculu şampiyonluğa rağmen Rumen üstâda haksızlık edip Terim'i mesih gibi bekleyenlerden olduğumuzu gizleyemeyeceğimiz gibi.

Ee tabii yaş ilerliyor, hayata bakışınız değişiyor. Ergenlik dönemi fanatikliğinizden eser kalmıyor. Okuduğunuz ya da bizzat şahit olduğunuz futbol kültürlerinde Terimvâri hareketlerin yeri olmadığını gördükçe futbol zevkiniz daha da rafine hale geliyor.

2011'de malum şike sürecinin ardından Galatasaray'ın başına gelerek takımı şampiyon yapan Terim Galatasaray'da 3. dönemini yaşıyordu. Bendenizse o tarihlerde futboldan tiksinir hale gelmiştim. O iki sezonun şampiyonluklarının içime sindiğini hâlâ söyleyemem. O rezil milli takım flörtünün ardından Terimli, Aysallı, çilekli Galatasaray'dan kurtulmanın zevkini yaşadığımıysa unutamıyorum.

Coğrafya kaderdir derler. Bu coğrafyada takım tutmak da kader. 88 yılından bu yana Galatasaray'a dair yaşananları takip ediyorum. Galatasaray futbol takımının başarılarıyla keyifleniyorum. Üstelik kulübün 1905'te yazılmaya başlanan tarihinin sayfalarını karıştırdığımda 36 yıllık yaşamım boyunca tribünden bakıp en keyif veren Galatasaray'ı izlediğimi de fark edebiliyorum. Gördüğüm başarılarsa yoruma kapalı: Bir şampiyon kulüpler kupası yarı finali, bir kupa galipleri kupası çeyrek finali, bir uefa kupası, bir süper kupa zaferi, iki şampiyonlar ligi çeyrek finali ve on üç kez yaşanan Türkiye şampiyonluğu... 
İddialı olacak belli ki ama bütün bu başarı ve keyif dolu sezonlardan 6 türkiye şampiyonluğu, 1 şampiyonlar ligi çeyrek finali, iki avrupa kupasını silmek pahasına, yeni yaşıma adım atacağım şu günlerde silebilme şansım olsaydı eğer kulübeden de kulüp tarihinden de Terim'i
silerdim, diyorum. Lakin heyhât sevmişiz bu renkleri bir kere: what can ı do sometimes?

17 Temmuz 2017 Pazartesi

THE TUDORS

Galatasaray'ın son 4 yıllık sürecini değerlendirmek oldukça kolay. Eldeki veriler büyük bir istikrarsızlığı işaret ediyor. Anlayacağınız takım bu süreçte kupalar kazanmış olsa da taraftarının aklında hep bir soru işareti yaratmış. 4 yılda takımın başına kısa sürelerle farklı teknik adamlar gelmiş. Kim bunlar? Manchini, Prandelli, Hamza Hamzaoğlu, Mustafa Denizli, Riekering. Arada birkaç haftalık Taffarel ve Orhan Atik dönemlerini saymıyorum tabii. 4 yılda 5 teknik adam dahi istikrarsızlığın ne boyutta olduğunun kanıtı sanıyorum. Bu süre zarfı içinde takım 1 Süper Lig, 3 Türkiye Kupası ve 2 de Süper Kupa şampiyonluğu yaşamış ki sanırsınız oldukça başarılı.
Burada sorunlu yapının Galatasaray yönetiminden kaynaklandığı âşikar. Sürekli "çilek" bekleyen taraftar şımarıklığını tatmin edemeyen bir Galatasaray yönetimi değil mevzu bahis olan. Nedir peki işaret etmeye çalıştığım: Ünal Aysal ile moda haline gelen yıldız alma çılgınlığının tesiri ile dara düşen kulübü namerde muhtaç eden zihniyet tabii ki. Kulübün paha biçilemeyen satılmazlarını faiz borçlarına teminat gösterecek kadar acz içinde bulunmak da Galatasaray'ın son dönem yaşadığı sıkıntıların resmini çiziyor.

Bütün bunların yanında sezon ortasında varlığı ve rüştü sorgulanan bir teknik direktörün (JOR) gönderilip yerine oyunculuk kariyeri dışında özgeçmişinde kayda değer bir başarı bulunmayan Tudor'un getirilmesi halihazırda keyif vermeyen takımın geleceği hakkında kafalardaki soru işaretlerinin artmasına neden oldu. Tudor gelir gelmez asarım keserim, artistlik yapanı yakarım dercesine birkaç uygulama yapsa da takımdan kestiği Bruma'yı kestiğinin ikinci haftasında kadroya alıp takımın isyankarı ve gizli lideri Sneijder'e gereken ayarı veremeyince Tudor hanedanının daha ilk ayda yıkılacağına kanaat getirmek çok zor olmadı. Sezonu gürültü patırtı içinde perişan bitiren Galatasaray'da Tudor'a zaman verilmesi gerektiğine dair çıkan cılız sesler duyulmadı bile.

Özbek yönetimi için ne söyleyeyim ki ? Boşuna dönen bir teker gibi. Bakmayın siz şike davası sonrası ortalığın tozunu atan bir (hoş bir serap gibi) Galatasaray vardı hani. O günden bu yana takımın da futbolun da pek tadı tuzu yok. Bırakın şampiyonlukları, kupaları. Tribünlerden belli söylediğim. Bugün Galatasaray'da yaşananlar o günlerin mirasıdır biraz da.

Sneijder'in gönderilmesi taraftar arasında büyük infial yarattı. Yönetime karşı var olan nefreti birkaç kat artırdı. Sneijder'in gönderilmesi hususunda taraftarın geneli gibi düşünmüyorum. Yeteneği ne olursa olsun takımın liderini zora sokan bir oyuncunun varlığı yarar sağlamaz aksine takıma zarar verir. Tudor'un sahada savaşacağı askerleri belirleme özgürlüğüne saygı duymalı. Taraftar her halükarda gerçekleşecek olan ayrılık için biraz erken gözyaşı döküyor sadece bu. Şino zaman zaman gösterdiği üst düzey yeteneği ile kulübün hafızasında yer alacaktır.

Nedense Sabri ve Semih için daha çok üzüldüm. Bu iki adam kulübün bayrak oyuncularındandı. Dört büyüklerde pek de alışık olamadığımız altyapıdan yetişen esas oğlanlar. Böyle bir kültürümüz olmadığından tek celsede postaladık ikisini de. Taraftar gösterecekse vefasını Sneijder'den önce bu ikiliye göstermeliydi ama nerde?

Söylenecek çok şey var. Bakalım kısa vadede Galatasaray'ı bekleyen yeni bir Tromsö faciası var mı? Perşembe günü takımın bütün çarklarına kendi yeteneğince bakım yapan Tudor'un bisikleti tamir edip Avrupa sahnesinde sürmek için yeterli zamanı olacak mı göreceğiz?

5 Şubat 2016 Cuma

EFSANE 51 YAŞINDA

Geldiği dönemi hatırlıyorum. Küçüktüm ama hatırlıyorum. Haberler Galatasaray'ın paraları yaşlanmış, işi bitmiş bir Romen'e yatırdığı yönündeydi. Anlayacağınız övgüden çok yergi ile karşılanmıştı Hagi. İlk maçı gündüz maçı diye izleyememiştim. Vanspor'la oynamıştı Galatasaray yanlış hatırlamıyorsam. Türkiye'de Cine5 azabının başladığı yıllardı. Gözlerimiz sigara dumanından yaşlarla doluyor biz kahvehanede Trabzonspor maçında izleyebiliyorduk Hagi'yi. İlk maçtaki gollerin tesadüf olmadığını kanıtlayan bir frikikle Türkiye'de efsane olacağının haberini veriyordu albay. Türkiye'de kaldığı 5 yılda çıplak gözle oyununu görme muaffakiyetine erişenlerden oldum çok şükür. 

Bazen günümüzde hangi futbolcuyu transfer etsek o büyüklükte bir futbolcu gelmiş olur diye düşünürüm. Hagi, Steau macerasının ardından Real ve Barça gibi üst düzey kulüplerde oynama fırsatı bulabilmiş bir yıldız. Bugün kariyer bakımından Sneijder, Drogba gibi yıldızlarla karşılaştırılabilir. Geldiği yıldan itibaren takıma verdiği katkı ise sanıyorum Türkiye'de sadece Alex ile kıyaslanabilir. Alex'in de çok özel bir futbolcu olduğu da ortadaydı ama Hagi Galatasaray'ın bir Avrupa Kupası sahibi olmasına büyük katkı koyarak diğer yıldızlardan ayırdı kendisini.

Topla adeta dans ediyor, topa hükmetmeyi bir oyuna çeviriyordu. Mesafe gözetmeksizin topu kaleye nişanlayabiliyor maçın hiç ummadığınız bir anında skoru Galatasaray'ın lehine çevirebiliyordu. Sahada tamamiyle özgür bir Hagi vardı. O saha içinde Galatasaray'ın beyniydi.

Yıllar geçti, gözlerim hep öyle bir yetenek aradı Galatasaray kadrosunda. Felipe,Carrusca, Kewell, hiçbiri yerini doldurmaya yetmedi. Bir ara 10 numaralı forma müzeye kaldırıldı sonra yeni Hagi'ler yetişsin diye karardan dönüldü. Sahadaki hırçın yanları zaman zaman benim haz etmediğim noktalara ulaşmıştır Hagi'nin. Conte'nin ayağını kırması, hakeme tükürmesi affedilir cinsten şeyler değildi. Başkalarında değil de Hagi'de affettim bunları. Futbol sanatının en büyük icracılarından biriydi çünkü o, yaptıklarını sanatçı kaprisi diye saydım.



11 Ocak 2016 Pazartesi

UMUT BULUT SEN ALKIŞI UNUT

Umut Bulut, Karşıyaka maçında golü kaçırınca "bunu 70'lik ninem bile atardı be" geyikleri yapıldı. Haksız sayılmazlardı 1. lig seviyesindeki herhangi bir profesyonel futbolcu için böylesine bir pozisyonu gole çevirememek gerçek bir yıkım olmalı. Umut Bulut, 5- 6 sezon önce ligin en parlak santraforlarından biri olarak gösteriliyordu. Hatta Ankaragücü dönemlerinde Hakan Şükür'ün tahtına adaydı. Trabzonspor ve kısa Avrupa macerasının sonunda Galatasaray deneyimi de başarısız geçti diyemeyiz. Adam etik kurallar çerçevesinde tam tekmil bir sporcu gibi formasını terletti. Bir günden bir güne kendini yere attığını, oyundan alınırken gider yaptığını görmedik.
 
Geçen günkü maçtan çok çok önce formsuzluğu başlamış bir forvet için kale ile karşı karşıya kalınan her pozisyon bir yıkım riskidir. Zaten uzun süredir gol  bulamayan forvetler için en büyük baskı ortamı böylesi dönemlerin sonunda ortaya çıkar. Hakan Şükür'ün uzun süreli gol oruçlarını hatırlayanlar ne demek istediğimi iyi bilirler. Umut ile Hakan arasında pek tabii çok büyük farklar vardı, Şükür gerçek bir gol makinesiydi, Umut'tan topu ağlara gönderme becerisi anlamında çok daha iyiydi. Buna rağmen Umut'un da sahip olduğu melekeler olduğunu kabul etmeli. Galatasaray SK'de top oynamayı hak etmek o kadar kolay olmuyor.
 
Bu büyük fiyaskonun ardından tribünler yine kolay olanı yaptılar. Bu güzel adamı yuhaladılar. Ben yok bu bir birikimin sonucu, yok ama o da hak etti gibi zırvaları kabul etmiyorum. Yuhalamak, Umut dışarı diye bağırmak için yapılan aksiyon boş kaleye golü kaçırmak olamaz, olmamalı. Bu ne riyakarlıktır! Hem o armaya laf ettirmeyeceksin hem arma sahibi futbolcunu gol kaçırıyor diye dışarı davet edeceksin. Taraftarın görevi bu mudur ? İlkçağda kollezyumlarda köleleri yuhalayan, öldürülmeleri için tempo tutan seyirci kitlesinden ne farkları vardır ? Sözlerimi "onlar da milyon dolarlar alıyor, boş kaleye de bir zahmet atıversinler golleri" karşılığı ile gelecek kimselerle asla tartışamayacağımızı keza heybemde endüstriyel futbol savunucularıyla aşık atabilecek argümanlar taşımıyorum.

22 Aralık 2015 Salı

TÜRK FUTBOLUNUN TÜMÖRÜ: MAGANDILIĞI MARİFET SAYMAK


Evet, tamam doğru lise yıllarımda yüze tüküren Filipescu'yu da zaman zaman hırçınlığın tadını kaçırıp boğaza sarılan Hagi'yi de hem hormonların hem de empoze edilen fanatizmin etkisiyle çocukça savundum. Ama bunlar lise yıllarıydı, yaş 15-16 idi.
 
Ülkede futbola bakış tıpkı bu yaşlarını yaşayan bir çocuğunkine eş olunca çıkan gür ses olgunluğunu yaşayan bir adamınki gibi yıkıcı, incitici bir o kadar da irrite edici oluyor.
 
Burada defalarca yazdım sanırım. Melo ve benzeri futbolcuların dışlanması bir sezonun sonunda gönderilmesi gerektiğini. Kulüpler ve yöneticiler pragmatizmin doruğundalar amenna. Yahu taraftarın büyük bölümü hâlâ liseli mi ?
 
Başkan yanıldık, kandırıldık gibi açıklamalar yapıyor. Ah ben Melo'yu göndermeyecektim falana getiriyor. Be adam takım arkadaşını odaya kilitleyip hastanelik eden, her yaz kampı öncesi nazlanıp diğerleri ter dökerken yatış yapan adam, kulübün imajını saha içindeki magandalıklarıyla ayaklar altına alan adam ilk sezonunun sonunda zaten gönderilmemeli miydi ? Buradan kendisine ılımla bakan tüm yönetici ve teknik adamlara selamlarımı gönderiyorum. (Aysal, Terim vb.)
 
Hal böyleyken Melo'yu göndermesi üzerinden Hamzaoğlu'na hâlâ laf çakmak lise yıllarını yaşayan ben zavallıya layık olurdu. Şükür ki futbolun farklı noktalarından zevk alabilmeye başladım, yazık ki kendi ülkemin futbolundan ve onu oluşturan tüm unsurlarından tiksinir hale geldim.
 
Türk futbol dünyasının bu yüz kızartıcı  örneği elbette salt Melo değil.  Özellikle 90'ların ardından -ki eminim öncesinde saha içinde camialara yakışmayan futbolcular tek tük de olsa vardı- ülke tribünlerinde şiddete ve arma yalakalığına prim verme sendromu arttı. Baba Hakkıların, Metin Oktayların, Lefterlerin beyefendi kimliklerinin yerini popüler kültür ürünü -aslında çoğumuz gibi- değerleri pek de önemsemeyen bireycikler aldı. Bu sosyolojik gerçeği kabullensem de futbol camialarını yöneten sözde büyüklerin ikircikli kararlarını, 100 yıllık kulüplerin kurucu felsefelerini hiçe sayan hareketleri tolere eden yöneticilerini kanım almıyor. İşin kötü tarafı magandalığın sahadan kulüp yönetim binalarının odalarına siyaret ettiği gerçeğini görmek oluyor.

14 Aralık 2015 Pazartesi

O ESKİ HALİNDEN ESER YOK ŞİMDİ: LAZİO

Pek çok Galatasaraylının İtalya'da tuttuğu takım Roma'dır sanıyorum. Renk fetişizmi hepimizi sarıyor. Ben de İtalya'da Roma'ya gönül vermişlerdenim. Salt sarı ve kırmızı değil tabii beni Roma hayranı yapan. Zamanında Montella, Batistuta, Aldair ve tabii ki Totti ve daha pek çok yıldız benim İtalya'nın bu yedi kız kardeşinden birine hayran olmama vesile oldu. Kendimizi bilmeye başlayalı beri Lazio'nun hem Roma şehrinin kötü çocuğu olması hem de taraftarının ırkçı yaklaşımları bizi Roma'ya daha da yaklaştırdı. Galatasaray tarihini 2000 öncesi ve sonrası diye ikiye ayırdığımızda son 15 yılda üçüncü kez karşılaşacağız Lazio'yla. İlki 2001'de 11 Eylül saldırılarının olduğu gün Sami Yen'deki maçtı. Efsane Nesta'lı, Simeone'li, Fiore'li, Mendieta'lı kadrosuyla Sami Yen'de 1-0 yenilgiyi tattırmıştık onlara. Galatasaray o yıl tüm yıldızlarını elden çıkarmış, perişan bir takımken bile ŞL'deki ikinci gruplara kalmayı becermişti.
 
O köprülerin altından çok sular aktı geçti. Bugün gelinen noktada Lazio ve İtalya futbolu o yılları, o ihtişamı, o futbolcu kalitesini mumla arıyor. İtalya Ligi İngiltere Premier Lig'ten sonra gelen bir lig iken bugün adı Alman ve Fransız liglerinden sonra anılıyor. Lazio da haliyle bu durumun bir parçası. Ligde 6 galibiyet 1 beraberlik ve 8 mağlubiyetle 13. sırada yer alıyor. Tam bir yıkılmışlık hali. Muhtemelen hoca değiştirme yoluna gidecekler ki adaylardan biri de Hamzaoğlu. Şubat 18'e daha çok var belki ancak Lazio bu görüntüsüyle fena sayılmayacak bir kura oldu. Adına şanına baktığınızda ürkebileceğiniz bir takım Lazio belki ancak neyse ki sahada şan, şöhret oynamıyor. Ben biraz da nostalji yapıp Rapid Wien'i arzulamıştım kaderde Lazio varmış. Galatasaray da iyi bir yıl geçirmiyor bu ortada ancak maç da ortada gibi. Galatasaray'ın kadro kalitesiyle şanssızlık belasına bulaşmadığı takdirde bir üst tura adını yazdırabileceğine inanıyorum. Hadi hayırlısı.

11 Aralık 2015 Cuma

BEN RAPİD WİEN'İ İSTİYORUM ÇÜNKÜ...

Avrupa'da yoluna devam eden takım sayısı 2. Bir taraftar olarak Galatasaray için Avrupa'da tur aramak, o heyecanı yaşamak keyifli olacak. Hep öyle olmuştur da zaten.
 
Ne yalan söyleyeyim Şampiyonlar Ligi'nin grup aşamaları bir tabu olmuşçasına beni sıkar. Bunda 90'lı yılların statüsü ile yıllarca son anda liderliği ya da ikinciliği kaçırmanın payı büyük. O dönemleri hatırlayanlar Galatasaray'ın travmatik gruptan çıkamama hikayelerini izleye izleye az kahrolmamışlardır. Benim için Bilbao deplasmanında Fatih Akyel'in hatasıyla alamadığımız bir puanın acı hatırası önemlidir mesela. Hagi'nin Sami Yen'de fizikötesi golüyle Bilbao'yu devirdiği ve grubun son maçında Basklıların öçlerini aldıkları sezondan bahsediyorum.
 
Benzer bir travmayı Milan ve Chelsea'nin grubunda olup da Milan'ı Sami Yen'de yendiğimiz sezon da yaşamıştık. Yerelde her şey muhteşem gidiyorken Avrupa'da hiçbir şey olmuyordu. 4 yıl üst üste grup aşamalarında çok üzülmüştük. Aynı sona hazırlanırken Milan galibiyeti bizi UEFA Kupası'na taşımıştı da sonrası efsaneyi doğurmuştu.
 
Şampiyonlar Ligi'nden Uefa'ya her geçiş o dönemi yaşayan Galatasaraylılarda aynı heyecanı yaratır. Bunu en son  2003-2004 sezonunda ŞL'den elenip Villareal'le karşılaşırken de yaşamıştık. O günden bu yana ilk defa ŞL'de üçüncülük alıp yola UEFA'dan devam ediyoruz.
 
2000 sonrası UEFA'da en büyük başarımız Atletico Madrid ile oynadığımız 3. tur maçları. Bunun ötesine geçebilmiş değiliz. Yine 2000 sonrasında ŞL'de iki çeyrek finalimiz var. Şu an kadro kalitesi olarak Avrupa Ligi'nde çeyrek final yapabilecek potansiyelimiz olduğuna inanıyorum. İşler yolunda giderse iki tur üst üste geçebileceğimizi düşünüyorum. İlk turda Rapid Wien'i isterim. Onlar bizi iyi tanırlar. UEFA kupası macerası 1999-2000'de onlarla başlamıştı, bakarsınız yine onlarla başlar ve sonuç aynı olur! 

4 Aralık 2015 Cuma

GALATASARAY'DA ŞAKA GİBİ İŞLER

 Galatasaray'da şaka gibi uygulamalar devam edeceğe benziyor. Dün, Hamzaoğlu'nun gidişi, Sneijder'in açıklamalarının medyaya yansıması, Semih'in arkadaşı hakkında atıp tutmaları diyorduk ya  bugün de altyapıda yetiştirip A takıma konan gel deyince gelen, git deyince giden futbolculuk kalitesi tartışılsa da bunca yıl kulübün çocuğu olmuş bir zât ile yapılan anlaşma bozulmuş, "senenin sonunda seni postalıyoruz hacı" maddesi sözleşmeye eklenmiş.
 
Keşke Sabri, bu değişim teklifini reddetseydi yönetim bundan yakınıp "bakın derdi imanı para" mesajını salsaydı ortama. Bari sosyal haklarını korumuş olurdu çocuk. Ama Sabri eskiden olduğu gibi peki diyerek bu talebi de kabul etti ve bir vefasızlığı yeniden ortaya koymuş oldu.
 
Bakın kulüp hem suçlu hem güçlü haliyle hangi açıklamayı yapmış: ''Profesyonel futbolcumuz Sabri Sarıoğlu ile şirketimiz arasında 1+1 sezon olarak imzalanan sözleşmenin, oyuncunun sezon içinde belli maç sayısına ulaşması halinde otomatik olarak uzama opsiyonu karşılıklı varılan mutabakat çerçevesinde iptal edilmiştir.
 
Altyapıdan yola çıkan, en zor zamanlarda kaptanlık pazubandını taşıyan ve her şart altında Galatasaray için terinin son damlasına kadar savaşan oyuncumuza, sergilediği Galatasaraylılık duruşundan ötürü teşekkür ederiz.
 
Kendisinin geçmişte olduğu gibi önümüzdeki dönemde da bu forma ve arma için elinden gelenin en iyisini yapacağına olan inancımız tamdır.''
 
Neymiş bu sözleşmeyi kabul ederek Galatasaraylılık duruşu sergilemiş. Yazık be! Resmen senenin sonunda gönderme işini garantiye aldık deseniz daha az öfkelenirdim. Kulüp değerlerini yerin dibine sokmak için daha hangi işleri yapacaksınız acaba, merakla bekliyorum ? 

3 Aralık 2015 Perşembe

SNEİJDER'İN ÇEVİRİSİ SEMİH KAYA'NIN İŞGÜZÂRLIĞI

Sneijder'in geçen günkü  açıklamasının ardından kafamdaki soru işaretleri de kalktı. Atletico maçından sonra çat pat İngilizce'mle dinleyip yorumladığım Sneijder'in Hamzaoğlu'na değil de genel olarak Türk futboluna ve futbol anlayışına salladığını sezmiştim. Tabii konuşmayı çeviren TRT spikeri arkadaş ve sonrasında çeviriyi yorumlayan bütün gazeteciler işlerine geldiği gibi oyuncunun Hamzaoğlu zamanından kalma kinini kustuğunu ilettiler. Her şeyi Türkiye usülü yaşadığımız gibi futbolu da ona göre yorumluyoruz.


Bir de Semih Kaya'nın Ntvspor'da yayımlanan programda Grosskreutz'un uyum sıkıntısıyla ilgili söyledikleri var. Açıkçası Semih'in sözleri yenilir yutulur cins değil. Sen aranıza yeni katılan bir arkadaşının uyum süreci için arkadaşına hiç destek olma (acaba iletişim kurabilmek adına yabancı dili var mı sevgili Semih'in) sonra kalk de ki 28-29 yaşındaki bir adam nasıl olur da ailesinden ayrı kalamaz. Bre sevgili hemşerim hiç mi kulüp tarihine dair bilgi sahibi değilsin ? Hakan Şükür'ün Torino'ya gittiği yıllar sanırım bebeydin de hiç mi anlatmadılar dağ gibi adamın 6 ay sonra ülkesine kaçtığını ? Hadi bunları da duymadın diyelim, kulübün bu adamın kafasındaki sıkıntıları unutturacak maç performansını dahi sağlayamamışken sen ne diye boyunu aşan cümleler kurarsın ? Sana mı kaldı destek olmadığınız bir yabancı futbolcunun sıkıntıları üzerinden atıp tutmak espri yapmak. Galatasaray futbol takımının takım olamadığının ispatıdır Semih Kaya'nın sözleri.

1 Aralık 2015 Salı

YOKLUĞUNDA ÇOK KİTAP OKUDUM: MELO

Galatasaray'da Melo sonrasında "yokluğunda çok kitap okudum, aradım neredesin nerede" edebiyatı yapılıyor. Melo'nun ayrılışından sonra geldiği günden bu yana hareketlerinden ötürü utanç duyduğum bu spordışı insandan kurtulduğumuz için adeta göbek attım. Benimçin Galatasaray takımını sahada 6-0 yenikken bile çirkefleşmeden görebilmek bir onur, kendine göre bir keyif. Buna katılan da oluyor katılmayan da amenna.

Gelelim Melo hazretlerinin orta sahamızda bu kadar etkili olup olmadığı meselesine. Çamur olsa da iyi bir defansif orta sahaydı Melo. Top kesiciliği, defansif özelliğinin yanı sıra hücuma olumlu paslarla katkı sunması da onun Galatasaray taktik düzeni içinde vazgeçilmez olmasını sağlamıştı. Geldiği sezondan itibaren istatistikleri aşağıdaki gibi arkadaşın:






 
Görüldüğü üzere geldiği ilk yıl coşmuş Melo (futbol olarak). Yanılmıyorsam kariyer rekoru ile skora katkı yapmış. Geldiği sezonun Fenerbahçe ve diğer takımların sudan çıkmış balığa döndüğü meşhur süreç sonrasına denk geldiğini belirtmekte fayda var. 12-13 ve 13-14 sezonları birbirine benzer istatistiklere sahipken Melo'nun bahsi geçen her kamp döneminde takıma geç katılıp krallar gibi ağırlandığını hatırlatmalı. Bu 3 sezonda adam dövmeden, rakibi ve taraftarı kasıtlı tahrike kadar bir sürü çirkeflik-çamurluk da cabası. Puanlardansa takımın imajı diyenlerdenim evet.
 
4. yıldızın geldiği son sezonda Galatasaray kariyerinin en düşük seviyesi gözlenmiş. Sakatlıkla da boğuştuğunu göz ardı etmezsek Melo'nun saha içindeki Galatasaray kariyerinin vasatın üstünde olduğunu söyleyebiliriz.
 
Peki Melo  İnter'de nasıl son hafta itibarıyla
 
 
Müdehalelerinde pek de başarılı görünmüyor. Faul yapma oranının fazlalığı ortada. Anlayacağınız defansif özelliklerini sahaya pek yansıtamamış. Buna rağmen pas dağıtabilme oranı neredeyse üst düzey. Bu da İnter'e katma değer sağlamış. Galatasaray'daki ilk sezonuna yakın bir istatistik an itibariyle. (atılan goller hariç) Kart görme potansiyeli herhalde kariyerinin hiçbir evresinde değişmemiştir Melo'nun. Bu da agresif karakteriyle açıklanabilir.
 
 
 
Melo, İnter'de fark yaratıyor mu diye soruyorsanız ben henüz takıma büyük katkı sağlamış diyemem. İnter'le sahaya çıktığı maçların tamamında -Fiorentina maçı hariç- takım 2 golün üzerinde yememiş. Bu da orta sahaya direnç kattığının göstergesi ancak bu gol yemeyiş yalnızca Melo katkısıyla da açıklanamaz gibi geliyor bana.
 

27 Kasım 2015 Cuma

DENİZLİ'NİN İŞİ ZOR

Denizli'nin işi zor. Bu zorluk Galatasaray'ın kötüye giden halini düzeltmeyle uğraşacak olmasından kaynaklanmıyor. Keza kurt teknik adam başına geçtiği tüm büyük takımlarda başarıyı öyle ya da böyle yaşamış, ne zaman ne yapabileceğini bilen biri. Ancak yanlış bilmiyorsam ilk defa böyle bir ara dönemin ardından Galatasaray gibi büyük bir camianın başına geçti. Ara dönemin nasıl geçtiği önemlidir: Denizli bu dinlenme döneminde her takım gibi Galatasaray'ı ve birçok oyuncuyu televizyon ekranlarında eleştirdi.
 
Takıma şirin görünmek adına tükürdüğünü yalayacak bir kişilik değil Denizli. Kaybedeceği pek fazla bir şeyinin olmayışı onu rahatlatabilir. Yine de önceden dile getirdiği bazı aksaklıklar-ki bunların menşei hakkında futbolcuları suçladı- oyuncular arasında huzursuzluğa neden olabilir. Pek tabii daha ne kadar huzursuzluk olabilir ki diyebilirsiniz, hak veririm. Ortaya koymaya çalıştığım şey Denizli'nin takıma ilişkin bağı olmayan bir teknik adama göre daha çok zorlanacağı.
 
Sabri, Umut, Yasin, Jose Rodriquez hocanın sezonun başından bu yana salladığı oyuncular arasındalar. Açıkçası sezon itibariyle sallanmayacak bir performans da sergilemediler. Hocanın kısa zaman içinde ne kadar mesafe kat edeceğini, yorumcuyken yaptığı yorumların ne denli başa kakılacağını zaman içinde göreceğiz.