Spor Toto Süper Lig etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Spor Toto Süper Lig etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ağustos 2011 Çarşamba

FUTBOLA ACIKMAK

minyatürkalemaç'a yazmayı bırakamıyorum. ee ne de olsa ilk göz ağrısı. 2009'da çıktığım bu yolculuk 2 yıldır sürüyor. 2011'de nedense pek yazamadım. sanırım hevesim kırıldı biraz. futbol bloglarında bir hegamonya var. bir grup blogun dışında diğer blogların sivrilmesi, kendinden söz ettirmesi pek kolay iş değil. buna rağmen suya yazı yazmaya devam edeceğim.

şike meselesiyle canımızın bir hayli sıkkın olduğu şu günlerde futbola acıktığımı söylemeliyim. kirinden pasından kurtulmuş bir ligde yeniden futbol heyecanını yaşamayı arzu ediyorum.

illegal yollara başvurarak maç kazandığı ispatlanıp bank asya 1. lige düşerse fener üzüleceğim. evet, bana kalırsa gözlerini kin bürümemiş bütün futbol taraftarları böyle düşünmeli. ilk günlerde şöyle olsun böyle olsun diye ahkam kestiğimi hatırlıyorum ancak bir gerçek yeni yeni dank ediyor. bir galatasaraylı ya da fenerbahçeli için süper ligin yüzde ellisi kendi aralarında yapacakları maçlardır. geriye kalan yüzde ellisi ise şampiyonluk yarışındaki zorunlulukları. bu anlamda galatasaray'ın olmadığı bir lig fenerbahçe'nin yüzde ellisiyle fener'in olmadığı ise galatasaray'ın yüzde ellisiyle oynayacağı, keyiflerin de yarı yarıya olacağı anlamına geliyor. şike ispatlandığında ne yazık ki söylediklerim gerçekleşecek ama gerçekten fenerbahçe'nin olmadığı bir ligin eğlenceli olabileceğini düşünmüyorum.

liglere verilen ara, bilgisayarımın yeni versiyon oyunları kasıyor olması, tatil fırsatı beni CM'ye hem de datası orijinal 2001-2002 versiyonuna götürdü. bu oyun fanatikleri için hiçbir zaman heyecanını yitirmeyecek cinsten biliyorsunuz. eski futbolcuları görünce maziye döndüğüm oyunda biraz şanslıyım tabii. mesela 22 yaşındaki forlan'ın büyük yetenek olduğunun farkındayım. kaka deseniz henüz 19 yaşında ve büyük potansiyele sahip. kalström, mutu bunların büyük futbolcu olacaklarını bildiğimden biraz avantajlıyım tabii. dikkatimi rooney çekiyor. bu adam 2002'de hiçbir işe yaramaz bir futbolcu olarak gösteriliyor everton'da. onu nasıl es geçmişler anlam veremedim. keza saviola'nın gerektiğinden fazla iyi olduğunu söyleyebilirim. drogba deseniz o da rooney gibi. pek bir şey beklenmiyormuş bu büyük yıldızlardan belli ki.

bir yazı daha biterken minyatürkalemaç'a daha çok yazmayı umuyorum. kalın sağlıcakla...


5 Aralık 2010 Pazar

KÜMEDE KAL GALATASARAY: KASIMPAŞA 0-3 GALATASARAY


başlık benim sözüm değil yanlış anlaşılmasın, facebook'ta paylaşılan bir fenerbahçe tezahüratı. bilinçli bir şekilde maçları takip edeli 20 yıl oluyor. bu kadar senede böyle bir psikolojiyi tatmadığımdan rakip takımların bu süre zarfı içerisinde defalarca yaşadığı bu kötü durumu artık anlayabiliyorum.

galatasaray'ın kümeye düşmesi pek olası görülmese de rakiplerinin diline düşmesi uzun yıllardır görülen bir şey değildi. ikinci fatih terim ve 90'larda saftig dönemlerini saymazsak yaşanılan düşüş son 20 yılın en kötü tablosunu oluşturmuştur.

her şeye rağmen kasımpaşa maçını değerlendirmek istiyorum:

öncelikle kasımpaşa'nın stadyumuna değineyim. tayyip stadyumu baştan aşağı yenilenmiş. gördüğüm kadarıyla ingiltere'deki stadyumlara benzer bir yapı oluşturulmaya çalışılıyor. dikdörtgen stadyumların benzeri yani. yenileme çalışmaları yüzünden açık tribünde insan olmayışı ise bu sporun seyirciyle ne kadar ilintili olduğunu bizlere kanıtlamış oldu.

gelelim teknik analize. hagi elindeki malzemeye göre helva yapma peşinde. elinizdeki malzemede ayhan, barış ve cana gibi top tekniği oldukça düşük isimler olunca helvanın tadı da o oranda kötü oluyor. bir de ileri ucunuzda işi gol atmak olmayan ve her gördüğü noktada fütursuzca kaleyi yoklayan bir pino'nuz olunca değmeyin keyfimize. doğruyu söylemek gerekirse kasımpaşa bu kadar kötü galatasaray'ı dahi ısırabilecek bir takım değildi. amatörce hatalar yapabilen bir savunma hattına sahiptiler. galatasaray ilk golü resmen topu durdurarak attı. aydın ortayı 20 saniye düşündü. kewell hiçbir dirençle karşılaşmadı kafayı bırakırken.

galatasaray takımı sakatlardan çok çekiyor. özellikle yabancı futbolcularının sakatlıklarından. baros'un olmayışı galatasaray'ın bal yapmayan arı olmasında en büyük etken. kewell tam kendine geliyor derken sakatlanırsa kimse şaşırmasın. keza pino da fransa'dayken sakatlıklardan çok çekmiş bir isim. dolayısıyla ondan da öyle bir haber gelirse şok olmayacağım.

kasımpaşa maçının sevindiren yönlerine bakacak olursak: yeni isimlerin kadroda kendilerine yer bulması diyebiliriz. gökhan zan her ne kadar camdan adam olsa da oynayabildiği sürece topu oyuna sokma hususunda servet'ten daha iyi işler çıkaracaktır. aydın yılmaz'ın hala gelecek vaad eden bir orta saha oyuncusu olması ise komik. aydın'ın her an 11'de oynayabilecek bir sağ kanat gibi kendini hazır tutması gerekiyor. çağlar birinci insua ve balta'dan sonra bir alternatif olabilir ancak. serdar özkan'ı beşiktaş'tayken messi diye değerlendirenlere gülerdim. o çocukta hangi potansiyeli görmüşler hala düşünüyorum. batdal ve musa çağıran ise belli ki galatasaray ayarındaki takımlarda pek iş yapamayacaklar.


evet galatasaray uzun bir sürenin ardından galip geldi. deplasman olarak nitelenebilecek bir yerde hem de. evet kasımpaşa oldukça kötü bir takım ancak bu takımın beşiktaş'tan puan çaldığını da unutmamak gerekir.

her şeye rağmen alınan galibiyet avrupa kupaları için galatasaray'a umut vermiştir. umalım kalan iki haftada galatasaray lig yarışına geri dönebilecek galibiyetlerini sürdürsün.

18 Kasım 2010 Perşembe

MİSİMOVİÇ KADRO DIŞI


galatasaray'da bir revizyon beklentimiz vardı ancak takımla henüz birkaç maça çıkmış misimoviç'in kadro dışı bırakılması onun dışında herhangi bir değişikliğin yer almaması beni şaşırttı.

misimoviç'in maçlardaki formsuzluğu mu yoksa maç dışındaki herhangi bir hareketi mi buna neden oldu bilinmez ancak alışma devresini tamamlayamamış bir futbolcunun bu kadar erken kadro dışı bırakılması için sadece disiplin problemini doğru neden olarak görebilirim.

bu yazım yabancı hayranlığı olarak değerlendirilmesin ancak disiplin suçu dışında misimoviç'i A2'ye alıp servet, ayhan gibi oyuncuları A takımda tutmak pek mantıklı gelmedi bana.

17 Kasım 2010 Çarşamba

GALATASARAY CM 01-02'DE BİLE KÖTÜ


pclionfc'nin blogunda yorum olarak yazmıştım bunu. gerçekten de üzerimden atamadığım bir ergenlik keyfi cm. hala eidos ve sierra'nın ortak ürünü olan 01-02 versiyonunu oynuyorum. tabii yeni data ile. galatasaray'ı 5 kere falan aldım. siz "senin beceriksizliğin" diyebilirsiniz ancak çok da kötü bir oyuncu sayılmam cm'de ve galatasaray'dan 5 kez üst üste kovuldum. cm'de bile bu kadro pek iş yapmıyor. hangi sistemi denersem deneyeyim futbolculardan istediğim verimi alamadım:))

işin şakası bir yana rijkaard'ın-sonrasında çok eleştirdiğimiz- futbolcularının kalitesizliğinden yakınmasına işaret etmeliyiz. rijkaard başında olduğu bir takımın futbolcularına kalitesiz diyerek hata etmiştir ancak bu söylediğinin yanlış olduğu anlamına gelmiyor.

galatasaray'ın 94-95 sezonunu çok iyi hatırlıyorum büyük başarıların ardından başlayan sezonda takımın başına nereden çıktıysa saftig getirilmişti. keza takım 5 sene evvel avrupa şampiyon kulüplerde yarı final oynamıştı. teknik adamın ise kariyeri yardımcı hocalıkla geçmiş büyük takımlar için pek de yeterli sayılmazdı. gerçi bayern'de yardımcı teknik adamlık, bayer leverkusen teknik direktörlüğü küçümsecek işler değil ancak saftig ile kan uyuşmazlığı yaşanmıştı.

o günleri yaşayanlar sami yen'de antep, samsun ve antalya yenilgisi ile iplerin koptuğunu hatırlayacaklar.

o günlerin şartları ile bugünler arasında tabii ki dağlar kadar fark var. bu iki sezonu karşılaştırdığımda tek ortak nokta yönetimlerin basiretsizce işler yapışı. ilginçtir iki sezonda da işin başında adnan polat var. o dönem futbol şube sorumlusu kendisi.

geçmişi bir kenara bırakarak bu haftadan itibaren neler olur diye beyin fırtınası yapmakta yarar var. bu hafta yazıları hep kendini tekrarlar halde. bütün bloglarda benzer şeyler yazılıp çiziliyor. benim yazılarım da aynı eksende. buna rağmen düşünceleri belirtmekte fayda var.

kayserispor maçının sonucu ne olursa olsun kadroda büyük bir değişim şart diye düşünüyorum. bu pek kolay bir eylem değil tabii ki hele ki takım sakatlıklarla boğuşurken. tahminim bu revizyon müdahalesi ilk etapta başarısızlığı artırabilir de. ancak kangren olmuş bir yapının kesilip atılması adına bu zorluklara katlanacağız.

bu anlamda gencecik bir takım hayal ediyorum. ayhan'ı yuhalamaktansa "olur be emre çolak, hadi biraz daha dikkatli be barış, çağlar daha kolay paslar, hadi oğlum" demeyi yeğlerim. servet'in ağırlığını ve kaprislerini çekmektense, ali turan'ın savrukluğuna razıyım. dediğim gibi gencecik bir takım arzu ediyorum. bir de 4 3 3 gibi bir yapının terk edilmesi taraftarıyım artık. ülke futbolu için çift santrfor kaçınılmaz. bence hagi bu yolu da denemeli.

taraftarın da beşiktaş maçından itibaren örgütlenmesini tamamlaması gerektiğine inanıyorum. kolay iş değil farkındayım. bir "çarşı" olmak buradan izlemek kadar kolay değil. ancak ne olursa olsun benzeri bir yapılanmanın olabileceğini, özellikle üniversiteli galatasaraylıların bu işte rahatlıkla ön ayak olabileceklerine inanıyorum.

bu sezon için umudumuz kalmadı. ilginçtir kasım ayından söylüyoruz bunu. belki de hayırlısı budur. belki de bu kadar erken pes etmek sonraki sezonlar için bir altyapı fırsatıdır. galatasaray kulübünün bu felaketi bir fırsata dönüştürmesini bekliyorum.

15 Kasım 2010 Pazartesi

SON 20 YILDA GALATASARAY


galatasaray'ın hali ortada. bloglarda yazılanların birçoğunu okudum. tamamı gelinen noktadan yakınıyor. bloglardaki yazıların ortak yönüyse futbolcuların ruhsuzluğu ve yönetimin yanlışları...

80'lerin sonunu 90'ların başını hatırlayan ve yazan blogger arkadaşların sınırlı sayıda olduğunu düşünürsek son 20 yılda galatasaray'ın durumunu şöylece değerlendirebiliriz sanıyorum.

galatasaray 80'li yılların sonuna 17 sene şampiyonluk görmemiş tribünlerin feryatlarıyla girmişti. her şeye rağmen takımının yanında olan bir taraftar kitlesiyle. keza arşivden galatasaray'ın yıllar sonra gelen şampiyonluk görüntülerini, taraftarın heyecanını, iştahını izleyebilirsiniz. 80'li yılların sonunda galatasaray bir ekol deniyordu. derwall'in yönetimindeki galatasaray'ın bu alman ekolünü hayata geçirmesi uzun sürmedi ve ardından gelen mustafa denizli sistemi sürdermeyi bildi.

sistem deyince sadece diziliş, alman disiplini falan aklınıza gelmesin. tam anlamıyla olmasa da profesyonellik bilinci ve aile ortamı yaratıldı florya'da.

mustafa denizli'nin galatasaray'ı avrupa'ya taşıması yaşanan başarılar vb. galatasaray'ı ülke içinde sivriltti.

bu başarı dönemi kısa süreli kesintilere uğrasa da feldkamp, hollman gibi hocalar başarının sürmesinde pay sahibi olmuştur. bu yıllarda türkiye ligi başarılarının yanında bir ilk yaşanmış ve şampiyonlar ligi'ne katılan ilk türk takımı olunmuştur. (man utd. elendi)

sonrasında saftig ve souness gibi hocalarla çalışılıp bir düşüş yaşanmış olsa da galatasaray futbol takımı her sene başa güreşen bir takım olma özelliğini sürdürmüş, kupasız tamamladığı sezon neredeyse olmamıştır.


bu bölüme kadar florya'da diğer takımlarda olmayan avrupai bir sistem kurulduğu dönemin futbolcuları tarafından da sıklıkla söylenegelir. galatasaray her anlamda diğerleri arasında parlamaktadır. rakipleri bir sezon başı yüzlerce futbolcu alabilecek cüreti gösterirken galatasaray florya'dan çıkan yetenekleri ile adeta bir ajax bir barcelona modelidir türkiye'de. bu anlamda 90'lı yılların en iyi takımıdır ülkede.

96-2000 sezonu başka bir ekolün hüküm sürdüğü yıllar.biraz daha otoriter bir yapı tabiri caizse. fatih terim'in getirdiği sistem mutlak hakimiyeti sağlayan tek bir liderin etrafında gelişmiştir. galatasaray futbol kulübü her anlamda hocaya teslim edilmiş bu anlamda ingilizlerin man utd.'ına benzer bir yapı hayal edilmiştir. 4 yıl boyunca şampiyonluk getiren bu sistem 2000'de uefa kupası ve süper kupa ile taçlandırılmıştır.

bu periyotta tribünlerin inanılmaz iştahlı ve başarıya aç olduğunu görmekteyiz. galatasaray tribünleri o dönem rekorlar kırmış, harika şovlarla sami yeni sarı ve kırmızıya boyamıştır.


her zirvenin ardından gelebilen rehavet duygusu 2000-2001 sezonunda kendini göstermiş. önemli bir teknik adam olan lucescu dahi takımdaki ve tribündeki rehaveti önleyememiştir. ligde şampiyonluk ezeli rakibe bırakılmış, şampiyonlar ligi çeyrek finali teselli olmuştur. o sezonun sonu 96-2000 jenarasyonunun da dağılması anlamına gelmektedir.

2001-2002 sezonunda günümüz kadrosunun iki katı daha kalitesiz olan bir kadro ile büyük başarılar yaşanmıştır. galatasaray şampiyonluğu, florquein, perez, niculescu, arif gibi futbolcularla göğüslemiş, lucescu sistemini oturtmayı becermiştir.


KIRILMA ANI.....

tüm taraftarlar gibi o günlerde ben de lucescu'nun futbolundan haz etmiyordum ancak bana kalırsa galatasaray futbol kulübünün buralara gelmesinin en önemli yılıdır. 2002 yılının sonu. lucescu şampiyon yaptığı takımdan kovulmuştur. sonrasındaki başarılar ise hala hatırlarda. lucescu'nun kovulması galatasaray'ın çöküşünü hızlandırmıştır kanımca.

bir mesih gibi geri getirilen terim, iki sezon boyunca istediklerini yapamamış, florya'nın ortadan kalkan aile ortamını ve hiyerarşisini geri getirememiştir. saçma sapan transferler, 2000 benzeri bir başarı telaşı, altyapıdan kopuş çöküşün nedeni olmuş bugünlerin sinyalleri verilmiştir. 6-0lık hezimet vb. felaketlerle terim 2. sezonu bitirmeden istifasını vermiştir.

sonrasında hagi'yi ve yaptıklarını hatırlayacaksınız. temeli olmayan bir yapı üzerinde denemeler... hagi de 1.5 sezonun sonunda kapıyı çarpıp kaçmıştır. anladığım kadarıyla yönetim 90'lı yılların dirayetini bir türlü gösterememiş ve hataları hatalarla kapatmayı tercih etmiştir.

gerets dönemi mucize şampiyonluğu için sanırım kimse büyük başarı gibi sıfatlar yakıştırmayacak. gerets de 2.sezonun sonunda takımı terk edenlerden olmuştur.

bütün bunlardan sonra 70'lik kalli ile 90 yılların başında gerçekleşen devrim tekrar edilmeye çalışılmış, sağlığı el vermeyen hoca disiplini sağlasa da başarılı olamamış, sezon sonunda kondisyoner cevat güler yönetiminde sahaya çıkan galatasaray takım olabilme genlerini kullanarak şampiyonluğu yakalamıştır. sonraki sezonun teknik adamı ise skibbedir. o da hatırladığınız üzre başarılı olamaz.

skibbe döneminin sanıyorum en önemli özelliği, flash transfer hastalığının başlangıcı olması. baros, kewell, lincoln, keita, franco.... gibi isim çılgınlıklarının başlama safhası. bu dönemin ardından düşüş hızla sürmüş, sezon sonunu getiremeyen skibbe'nin yerine bülent korkmaz gelmiş, bir ayıp da kendisine yapılmış lucescu'da olduğu gibi gözünün yaşına dahi bakılmadan yerine rijkaard getirilmiştir.

yine bir ekol çabası içindedir galatasaray. tabii yalandan bir ekol çalışması. rijkaard mucizevi bir biçimde başlar sezona ancak altyapısı sağlam olmayan kulüpte her geçen gün yozlaşan sistem ve karaktersizleşen futbolcular 1 sezon tahammül edilen rijkaard'ın ipini bu sezonun hemen başında çekmiştir.

sıradaki kurban hagi. son on yılda lucescu, terim, hagi, geretz, kalli, skibbe,bülent korkmaz, rijkaard, hagi olmak üzere bir teknik direktör tablosu görülürken başarıdan söz etmek komik olacak sanırım. bu günlerde 100 yıllık sevda cd'lerini açıp açıp şaşalı günleri izlemenin vaktidir. muhtaç olduğumuz kudret sanırım o günlerde saklı

13 Kasım 2010 Cumartesi

ANADOLU DEVRİMİ ÜZERİNE

yenilsen de yensen de programının ana konusu anadolu devrimi olunca buraya bir şeyler karalama ihtiyacı duydum.

türk futbolunu 89-90 sezonundan bu yana bilinçli bir şekilde takip ettiğim için 20 yıllık bu süreci değerlendirebileceğime inanıyorum. 90'lı yılların öncesinde özet şu: avrupa'nın san marino'su olarak yer bulan bir milli takım, avrupa kupalarında mucizelere imza atmayı amaçlayan 3 ya da 3.5 büyük ve diğerleri olmak üzere bu takımların sonucu belli yarışları...

70'li yılların sonunda uzun süreli 3 büyük hegamonyasına darbe indiren trabzonspor'u küçümsediğimi düşünmeyin ancak mevcut sistem içerisinde üzerilerine yapışan misyonu tamamlayamadıklarından "buçukluk" bir büyüklük atfettim kendilerine. yaptıkları iş günümüzün futbolunu da dolaylı yollardan etkilemiştir, orası ayrı.

90'lı yıllarda avrupa'da kendini gösterme çabası içinde olan bir türkiye görmekteyiz. mili takım bazında da geçerli bu durum, takımlar bazında da. şampiyonlar ligine abone olan bir her yıl adını avrupa'ya ezberleten bir galatasaray vb. başarılar ülke ismini avrupa basınında duyurmuştur. ligin karakteriyse 80'li yıllardan hiç farklı değildir. bu yıllarda, sezon başında 4 seçenekli bir zirve tahmini; sezon sonundaki sonuçlarla hep örtüşmüştür. o anlamda galatasaray, beşiktaş ve fenerbahçe'nin arasından sıyrılıp sürpriz yapması beklenen tek takım trabzonspor olmuştur.

90'lı yılların mali portföyüne baktığınızda futbolumuza yayın geliri denen şeyin eklendiğini görmekteyiz. bu, büyük takımları daha da büyük; küçükleriyse daha da küçük yapmıştır bana kalırsa. cine5, teleon gibi platformlardan gelen yayın gelirleri 3 büyükleri ihya etmiş, anadolu takımlarınıysa karamsarlığa itmiştir. 90'lı yıllarda anadolu takımlarının kıpırdanışı olmamış mıdır? olmuştur tabii ki. aklıma gelen en önemli çıkışı mususi, baliç ve ercümentli bursaspor ve güvenç kurtar'lı kocaelispor yapmıştı; ancak saman alevi niteliğindeki bu çıkışların inişi de çabuk olmuştu. anlayacağınız 3 büyüklerin bu nitelikteki bir ligde maç kaybetmesi dahi mucize sayılıyordu.

futboldaki mali görüntü değiştikçe oynanan futbolun değiştiğini ve 3 büyüklerle diğerleri arasındaki farkın da kapandığını gördük 2000'li yıllarda.

2000'deki uefa zaferi ile istikrardan yana bir anlayışın ve alman ekolünün ürünü bir takım olan galatasaray, miladı gerçekleştirdi. takımların kombine, lisanslı ürün gibi yan gelirleri kasalarına eklemelerinde öncü oldu. 80'li yılların görsel anlamdaki kalitesizliğini, önemli ölçüde kaliteye dönüştürdü, galatasaray. stadyumlardaki konfor ister istemez artmaya başladı. her şeye rağmen futbol kalitesi avrupa'nın vasat ligleriyle hala eşdeğerdi.

yayın gelirlerinin adil dağılımı, galibiyet başına verilen önemli primler ve büyük takımların ön planda oluşlarının yarattığı stres ortamı, anadolu takımlarının palazlanıp öne çıkmalarının en büyük sebebidir bana göre. oynanan futbolun kalitesinde bir yükselme olmazken anadolu takımlarının son 5 yılda öne çıkmalarının tek bir açıklaması olabilir o da: diğerlerinin çok kötü oluşu...

burada kayserispori, ibb ve bursaspor gibi kulüplerin istikrar yanlısı politikalarını küçümsediğim anlamı çıkarılmasın; ancak 3 büyüklerin başarı telaşları ve gelirleri hovardaca harcayışları, anadolu kulüplerinin sivrilmelerine zemin hazırlamıştır.yoksa altyapıya önem verişleri, avrupai standartlarda kurumsallaşmaları gibi nedenler göstemezsiniz bu yükselişte. bu anlamda anadolu kulüplerinin bir devrim gerçekliştirdiği fikrine katılmıyorum.

devrim denen şeyin topyekun gerçekleşip, yepyeni bir şey yarattığına inanlardanım. gözümüzün önündeki ligde büyük bir değişim gözüme çarpmıyor. ya da yeterince bir değişim diyelim. bursaspor'un şampiyonluğu bu yüzden beni umutlandırmadı. bir ajax modeli, bir lyon modeli bekliyorum hala. taraftarların yerel takımlara büyük destek verdiği ingiltere modelini arıyorum. her şeye rağmen bu sonraki dönemde böyle bir şeyin gerçekleşmeyeceği anlamına gelmiyor. özellikle yerel taraftarlık kavramının oturması, takımların mali anlamda daha da iyiye gitmesi, spor kültürünün zamanla yerleşmesi, süper ligin adının ingiltere, ispanya, italya gibi liglerle anılmasını sağlayacaktır.

9 Kasım 2010 Salı

ÇİRKEFİN TAKIMI OLUR MU?


gündüz fener'i meseleyi alevlendirince buradan bir şeyler yazmalıyım diye düşündüm. dünya futbolundaN faal futbol hayatı boyunca çirkef, hırçın, uysal, şakacı vb. olarak tanımlanan binlerce futbolcu gelip geçmiştir. sanıyorum ki bunlar içerisinde ezeli rakipleri en çok kızdıranlar hırçın ve çirkef futbolcular. karakter ayırmadan giydiği forma yüzünden futbolculara sövenleri işin içine katmıyorum.

ben bu konuda renk ayrımı yapmadan tepkinin konulması gerekenlerin tarafındayım. iyi bir galatasaraylı olmama rağmen birçok yazımda tavırlarından hoşlanmadığım galatasaraylı isimlerden bahsetmişimdir. zamanında muhteşem yeteneği ile bizi gururlandırırken yaptığı çirkefçe hareketlerle bizi utandıran hagi'ye de değinmişimdir. ancak bütün bunlar bizlere yaşattıkları mutlulukların ötesine geçemiyor. fenerli için lugano ya da beşiktaşlı için nouma ne ise hagi de galatasaraylı için benzer bir önem taşıyor. bu futbolcuları taraftarları tamamen dışlasın bu adamlar ülkeden atılsın demiyorum ancak bu insanlar çirkefçe ya da hırçınca hareketler yaptıklarında renk gözetmeksizin tepki görmeliydiler. taraftar anlamında diyorum.

tabii söylediklerim bir hayalden öteye gidemiyor. böyle bir spor kültürü bırakın ülkemizi dünya'da da mevcut değil. bu anlamda yetenekli sporcuların bu tip zaaflarını, hırçınlık ve çirkefliklerini çekmek durumundayız. bu buz gibi gerçek

5 Kasım 2010 Cuma

ÖNERİ: 4.35

eeyore21 (#79765)
(05.11.10, 22:09)
İYMS

4.35

159Kardemir Karabük - Bucaspor06.11.10, 14:30ms11.50
160Bolton - Tottenham06.11.10, 14:45ms22.00
358Manisaspor - Konyaspor07.11.10, 17:00ms11.45
Misli:1
Sistem:3
Kupon Bedeli:1
Toplam Oran:4.35
Max. Kazanç:4.35


Karabükspor'un birkaç hafta sonunda yükselişe geçeceğine inanıyorum. İçim acıyarak Bucaspor'u yeneceklerini tahmin ediyorum. Bucaspor'daki kan değişimi işe yaramamış gözüküyor. Takımın ilk 3 hafta sonunda çok iyi işler yapacağını sanıyordum ancak özellikle Manucho ve Mendy beklediğimi vermedi. Karabük içinse en büyük eksik tabii ki Cernat olacak. Buna rağmen kendi evinde alacaktır diye düşünüyorum.

Tottenham hafta içi oynanan maçta ne kadar iyi bir takım olduğunu gösterdi.İnter gibi bir takımı evinizde de olsa böylesine farklı yenmek kolay değildir. Van Der Vaart ve arkadaşları iyi işler çıkarıyorlar. Bolton'u rahat geçeceklerine inanıyorum.

Manisaspor inanılmaz çıkışına geçen hafta bir ara verdi. Bu hafta zayıf rakibi Konya karşısında zorlanmayacaktır. Makukula'ya çok güveniyorum.

30 Ekim 2010 Cumartesi

TRİBÜNDE BAROS'UN KULAĞINI YALAMAK


maç öncesinde kadroları gördüğümde doğruyu söylemek gerekirse futbol adına galatasaray'dan pek bir şey beklemiyordum. bunun sebebi tabii ki galatasaray orta sahasının barış, mustafa sarp, cana gibi futbol yoksunu 3 adamdan oluşmasıydı. bu futbolcular fizik kapasiteleri yüksek olmasına rağmen teknik anlamda zayıf oyuncular. ileriye zamanında paslar atmayı beceremeyen bu kesicilerle hücumda zenginlik beklemek safdillik olacaktı.

düşündüğüm gibi de oldu. galatasaray maçın büyük bölümünde yaratıcı oyuncu eksikliğini hissetti. tek yetenek timsali misimoviç'in sol açığa hapsoluşuysa duran top ve şans gollerini akla getirdi.

o da düşündüğüm gibiydi. servet'in harika kafası ve sonrasında kurulan yalancı baskı sonuç verdi ve karambol toplarından iki gol buldu galatasaray.

hagi'yi böyle bir düzenle sahaya çıktığı için eleştirmeyeceğim. mutlaka hafta içi çalışmalarının sonucuydu bu kadro. sonrasında emre çolak'ı oyuna alışı bu gence güvenişi ise gelecek için sevindiriciydi. ben yine de ilk onbirde musa, batdal ve çolak üçlüsünden en az biri ile başlamasını arzu ederdim.

gelelim maçla ilgili diğer noktalara. biraz evvel rıdvan dilmen'in istatistiklerini duydum da ne kadar doğru düşündüğümü yeniden anladım. özellikle maç başına anlaştığımız ve taraftarın sevgilisi olmuş kewell'ın 44 maçlık oynama istatistiği düşüncelerimde haklı olduğumu bir kez daha gösterdi bana. 44 maçta 17 maç oynamış bir futbolcu ilah olsa ne yazar? takımın gol yükünü çekse bile baros da benzer bir performans sergilemiş. 19 maç. 10 milyon avroluk elano ise çoğu sonradan girdiği 23'üne çıkmış 44 maçın. bu profesyonellik anlayışı galatasaray'a zarar vermekte. birçok takımımızın sorunu elbette ancak son yıllarda bu tip oyuncular galatasaray'a çok daha zarar verdiler.

taraftarın "spektaküler" hareketler diye tabir edilen etkileyici hareketler gösteren futbolcuları bağırlarına basma anlayışı sanırım değişmeli. takım için en iyi futbolcu sezonun yüzde 80'inde forma giyebileni olmalı. servet gibi neill gibi mesela...

maç ile ilgili her zamanki gibi değineceğim son nokta sevgili taraftarlarımız. seyrantepe'nin büyüsüne kapılıp da boş hayaller kurmanın alemi yok. ikinci yarı bomboş tribünlere oynayan bir takım izleyeceğiz. maç boyunca eski ultraslan tribünün alt kısmının ve yeni açığın niçin dolmamış olduğunu düşündüm. tatilse tatildi. hava desen gayet elverişliydi. ı love you hagi diye inleyen tribünlerin maradonası saha kenarında uzun süre sonra ilk kez gülümsüyordu. takım kadıköy'den 10 sene sonra puanla dönüyordu. vb. vb. vb. taraftar neredeydi? keza kapalı alt bölümünün kombine olduğunu düşünmekteyim??

galatasaray'ın beni en çok rahatsız eden yanı uzunca zamandan beri "tribünleri". takım küme de düşse ateşli bir taraftar kitlesiyle oynamasını tercih ederim. bir göztepe bir karşıyaka taraftarı kadar olamıyor sarı kırmızılı istanbullular, açık konuşalım!

** başlık da maç yayını içerisinde kendilerini ekranda gören kewell ve baros'un liseli gençler gibi birbirlerine abazan şakalar yapması ile açıklanabilir. bu görüntülerde kewell'ın baros'un kulağına doğru dilini sallayarak yalama hareketi yapması beni gerçekten iğrendirdi.