ARAŞTIRMA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ARAŞTIRMA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Eylül 2009 Çarşamba

ANDRES JOSE FLEURQİN "Kiralık Prens"





"Yıllar çabuk geçiyor ile lafa kolay girilir. Fleurquin Galatasaray'a geldiğinde 26 yaşındaydı. 33 yaşına gelmiş. Uruguay'ın en zengin ailelerinden birinin çocuğu olduğu aslında paraya pula ihtiyacı olmadığı söylenirdi. "Babasının işleri bozulmuş şimdi ailesine Fleurquin bakıyormuş" daha ilginç bir hikaye olabilirdi ama yok öyle bir şey. Andres Fleurquin iyi futbolcu muydu? Emin değilim. Bülent Akın'ın yanında daha iyi duruyordu ama bu da nasıl ölçüyse artık! Josico'nun Maldonado'dan iyi olabilme ihtimali gibi galiba... İspanya'da Cadiz forması giyiyor Fleurquin." (http://acetobalsamico.blogspot.com/2008/09/andres-fleurquin.html)

23 EYLÜL 2008 SALI


Bu yazıyı dost bir blogdan acetobalsamico'dan kopyaladım. Bir Ankaragücü maçı sonrası Topkapı Sarayı'nda karşılaştığımız Fleurquin'in ne hallerde olduğunu merak ettim ve araştırmaya başladım. Geçtiğimiz yıl Cadiz FC forması giyiyormuş Andres. Yıl 2002'ydi. Şu Lucescu ile kazanılan şampiyonluğa 3 maç kalmıştı. Çok önemliydi Ankaragücü maçı. Benim için de çok önemliydi tabii. İlk defa Ali Sami Yen'de izleyecektim Galatasaray'ı. Hacı olacaktım yani:D Ali Sami Yen'i gördüğümdeki duygularım bana kalsın. Galatasaray o maçı 2-0 kazanmıştı. Serkan Aykut ve Arif atmıştı diye hatırlıyorum golleri. Fleurquin de taçsız prensimizdi o yıllarda. Kiralık olarak gelmişti Galatasaray'a. Çok iyi bir performans sergilemişti ancak gösteriş budalası olduğumuzdan ertesi yıl kadroda tutulmadı Andreas. Sonrasında Avrupa'da unutuldu gitti kendisi. Maçın ertesi günü Topkapı'yı eşiyle dolaşırken gördük Andres'i ve tabii fotoğraf çektirmiştik. Hey gidi gençlik günleri hey:D Üniversite talebesiykenki günler!!:D




31 Ağustos 2009 Pazartesi

İHTİYAR KURT DEL PİERO (çok özel)





Juve'nin her şeyi Del Piero. Bir forumda eşiyle bu fotopraflarını gördüm. Paylaşmak istedi. 10 numaraya 10 numara yenge:D

30 Ağustos 2009 Pazar

TİRESPOR

Tire 4 Eylül Stadyum'u (Sivasspor'unki de 4 Eylül) Tirespor amatör küme maçlarını bu stadyumda oynuyor.





Futbolla ilgilenip de baba ocağının takımı hakkında yazmamak olmaz. Tirespor'dan bahsediyorum. Küçükken babamdan hep maç hatıralarını dinlerdim. Sıkı bir taraftar değilmiş ancak birçok maçına gitmiş gençken.Şimdilerde amatör ligde olan bu ilçe takımının güzel bir stadyumu var. 4 Eylül stadyumunda oynuyorlar maçlarını. Renkleri sarı ve kırmızı. 80'lerde oldukça başarılı bir kulüpmüş. takım ikinci ligdeyken birkaç kez birinci lige çıkabilme şansı yakalamışlar. Bir keresinde öyle yaklaşmışlar ki ezeli rakipleri Aydınspor'un son maçta kaybetmesi onları 1.ligden mahrum bırakmış. O yüzden kanlı bıçaklılar hala. Yine de bu bile bir ilçe takımı için büyük başarı bana kalırsa. Keza ilçeden kastımız Büyükşehir ilçesi değil. Tire İzmir'in 85 km uzağında. Benim hatırladığım kadarıyla buna benzer bir çıkışı Akçabat Sebatspor yapmıştı.

Neyse dönelim Tirespor'a. Sükse yarattığı yıllarda büyüklerle oynadığı maçlarla da zaman zaman gündeme gelmişler. Örneğin iyi oynasa da elendiği Türkiye Kupası mücadelesi. Beşiktaş'a çok direnememişler ancak ecel terleri döktürmüşler. Üç büyüklerden ikisini Tire'de ağırlama fırsatı bulmuşlar. Fenerbahçe ile de bir hazırlık maçı yapmışlar babamın söylediğine göre... Dediğimiz gibi birçok eski takım gibi şimdi amatörde cebelleşiyorlar. Bu yıl da 3. lige çıkma çabasındalar.


29 Ağustos 2009 Cumartesi

GALATASARAY FAN PAGE









Ne kadar inkar etsek de Facebook artık hayatımızın her yerinde. Neredeyse özel hayatlarımızı bu siteye dayalı yaşıyoruz. Birçok insan arkadaşlarının bütün bir yıl ne yaptığını, nerelere gittiğini, hatta kimlerle arkadaş olduğunu ya da küstüğünü bile bu siteden takip edebiliyor biliyorsunuz.

İlk günden bu yana çok şey de değişti Facebook'ta. Masum grupların sonraları yerini büyük fan pageler almaya başladı. Milyonlarca üyesi olan fan pageler peydah oldu. Kimileri cidden güzel işler çıkardı,kimileriyse silindi gitti.

Futbol adına yapılmış fan pagelerin de yeri yadsınamaz tabii ki facebookta+ Şöyle bir göz attım fan pagelere. Hem ülkemizdeki büyüklerin hem de dünyadaki büyüklerin sayfalarına. Bunlar offical yani resmi sayfalar değil gerçi ancak amatör ruhla hazırlanan bu sayfalar taraftarların etkinliklerini de gözler önüne seriyor. Şunu söylemeliyim ki göz attığım fan pageler arasında en çok üyeye sahip olanı Galatasaray fan pageydi. İçerik olarak da güzel hazırlanmış bir grup olmuş. Arka arkaya güzel yarışmalarla, logolarını ve video gösterimlerini seçmişler. Kulüple ilgili tüm bilgileri buradan bulabiliyorsunuz. Diğer takımlarımızdan Fenerbahçe'nin fan pagesinin de 1 milyondan fazla üyesi var. Dünya devlerine bakacak olursanız Real Madrid'in dahi 600 binlerde dolaşan bir üye sayısı var.

Bu tip sayfalar futbola bir şey kazandırır mı bilinmez ancak şunu söylemeliyiz ki özellikle ülkemizde üye sayısı üzerinden tartışmalar Facebook'ta devam edeceğe benziyor.


24 Ağustos 2009 Pazartesi

BUNLAR UNUTULMAZ.-1..

GALATASARAY'IN MAN.UTD'Yİ ELEYEREK ŞAMPİYONLAR LİGİNE GİRDİĞİ GÜNÜN ERTESİ


LİG SONUNCUSU AYDINSPOR İLE FENERBAHÇE'NİN BERABER KALDIĞI MAÇ SONRASI



GALATASARAY'IN UEFA KUPASINDA VİLLAREAL'E ELENMESİNDEN SONRA




BEŞİKTAŞ'IN ŞAMPİYONLAR LİGİ'NDE LİVERPOOL'DAN 8 YEDİĞİ MAÇIN ERTESİ

22 Ağustos 2009 Cumartesi

BURSASPOR-ANKARAGÜCÜ "şehit kardeşliği"


Bilindiği gibi Ankaragücü ve Bursaspor takımlarının taraftarları birbirlerini kardeş kulüp olarak görüyorlar. Her iki takım taraftarı da diğer kulüplerle yapılan maçlarda kronometre kardeş takımın plaka numarası olunca birbirleri lehine tezahüratta bulunuyor. Bu dostluk kendi aralarındaki maçlarda da bozulmuyor. Peki bu doztluğun sebebi nereye dayanıyor işte hikayesi:

"Abdülkerim Bayraktar... Bir Bursaspor taraftarı... 1981 yılında Ankaragücü taraftarlarının Bursaspor’u desteklediği Ankara’daki Bursaspor-Trabzonspor arasında oynanan TSYD Kupası maçında o da vardır ve henüz 13 yaşındadır. Sarı-Lacivertli taraftarların bu jesti, her Bursasporlu gibi onu da oldukça mutlu eder. Bir yıl sonra Bursa’da oynanan Ankaragücü-Beşiktaş maçında bu jeste karşılık verirler. Onlar da Ankaragücü’nü desteklemek için tribünlerde yerlerini alırlar.

Aradan bir kaç yıl geçer. Abdülkerim Bayraktar büyür ve üniversite eğitimi için ikiz kardeşi Fehmi ile birlikte Ankara’ya gider. İki kardeş, burada okudukları 4 yıl boyunca sırtlarında Bursaspor formasıyla her hafta sonu 40 yıllık Ankaragücü taraftarı gibi tribünlerde yerlerini alırlar ve Başkent ekibini desteklerler.

Okul sona erer ve Abdülkerim Bayraktar vatani görevi için asteğmen rütbesiyle kışlanın yolunu tutar. Yer, Mardin Savur’dur ve ülkenin diken üstünde olduğu o netameli yıllardan biri daha yaşanmaktadır. Bayraktar, bir yandan eve dönüş için gün sayarken, diğer yandan da tıpkı soyadı gibi, emrindeki askerlere bayraktarlık yapmakta; dağ-taş, dere-tepe demeden terörist avına çıkmakta, ülkesini savunmaktadır.

Takvim yapraklarının 11 Ağustos 1993’ü gösterdiği puslu bir gecede hain bir saldırı Abdülkerim Bayraktar’ın görev yaptığı birliği hedef alır. Çıkan çatışmada alçak bir kurşun genç asteğmeni bulur ve narin bedenini toprağa düşürür.

Acı haber Bursa’ya tez ulaşır. Her şehit evi gibi Bayraktar’ın evine de ateş düşer, yürekler bir kez daha dağlanır. Haber, yalnız Bayraktar’ın evini değil, Bursaspor ve Ankaragücü tribünlerini de alt üst eder. Arkadaşlarının zamansız gidişi onlara tarifi imkansız bir acı verir.

Şehit asteğmenin cenazesi görülmemiş bir dayanışmaya sahne olur. Ankaragücü taraftarları formalarını giyip cenazeye katılmak için Bursa’ya akın eder. O sezonun açılışında Ankaragücü kulübü Abdülkerim için saygı duruşunda bulunur ve Bursaspor’un ilk maçına da gelip, ellerinde “Acınız acımızdır, Abdüller ölmez” pankartı açarlar ve sırtlarında formalarıyla sahaya çıkarlar. O günden sonra iki takım taraftarları arasında ölümsüz bir dostluk ve kardeşlik köprüsü kurulur..."

RUHR DERBİSİNİN RUHU "dortmund-shalke 04"

Ruhr derbisi, yaşamdan bir kesit...

Almanya'nın kuzeydoğusunda yer alan ve Rhein nehrinin kıyısında kurulmuş olan şehirlerin olduğu bölgenin adıdır Ruhr. Genellikle sanayi bölgesi olarak bilinen bu bölgede Duisburg, Essen, Gelsenkirchen, Bochum ve Dortmund gibi şehirler bulunur. Aralarında çok az mesafeler bulunan bu şehirlerin futbol takımları arasında kıyasıya bir rekabet yaşanır. Her biri kendi arasında bir derbi olarak adlandırılsa da içlerinde biri vardır ki hepsinden farklıdır; Almanya'nın en büyük derbisi, Schalke 04–Borussia Dortmund maçından söz ediyoruz.





3 Mayıs 1925'te, 4-2'lik Schalke galibiyetiyle başlayan ezeli rekabette taraflar cumartesi günü oynanacak maçta 129. kez karşı karşıya gelecekler. Bugüne kadar oynanan 128 maçın 50'sini Schalke, 44'ünü ise Borussia Dortmund kazandı. 33 maçta ise eşitlik bozulmadı. Schalke 04'ün attığı 253 gole karşılık, Borussia Dortmund rakip ağları 196 kez havalandırdı. Kağıt üzerinde mavi-beyazlı ekibin üstünlüğü göze çarpsa da, gerek Almanya'da gerekse Avrupa'daki başarılar konusunda Dortmund daha ağır basıyor.
'Muhteşem Maviler'
1904 yılında kurulan ve maden işçileri tarafından desteklenen Schalke 04'ün müzesinde 7 lig şampiyonluğu, 4 de Almanya Kupası bulunuyor. 1997 yılında UEFA Kupası'nı kazanarak, kulüp tarihinin en büyük başarısını elde eden kulüp, Almanya'da sempati duyulan bir ekip. Kanlı-bıçaklı olduğu B. Dortmund'un aksine Nürnberg ile kardeş kulüp olan Schalke maçlarını 62 bin kişilik Veltins-Arena'da oynuyor. Üstü kapanabilen bu dev stat, Avrupa'nın en modernlerinden… Mavi-beyaz renklerinden dolayı kendilerine 'Royal Blues' yani 'Muhteşem Maviler' denen Schalke 04'ün ilk kurulduğu yıllardaki rengi sarı-kırmızıydı.


Dortmund mazisini arıyor
1909 yılında kurulan Borussia Dortmund'un ilk kurulduğundaki renkleri; ezeli rakibi Schalke'nin mavi-beyaz renkleriydi. Bu renkler daha sonra yerini şuanda kulüple özdeşleşen sarı ve siyaha bıraktı. Borussia adını, yakınlardaki Borussia Bira Fabrikası'nda alıyor. Tarihinde 6 lig şampiyonluğu, 2 Almanya Kupası bulunan sarı-siyahlıların müzesinde 1966 yılında kazanılmış 1 Kupa Galipleri Kupası, 1997 yılında elde edilmiş 1 Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu ve Kıtalararası Kupa bulunuyor. 1966 yılında kazanılan kupa, bir Alman takımının Avrupa'da elde ettiği ilk kupa olma özelliğini de taşıyor. Maçlarını 82 bin kişilik Signal Iduna Park (eski adıyla Westfalen) Stadı'nda oynayan Dortmund, Almanya'da ve Avrupa'da en yüksek seyirci ortalamasına oynayan takım unvanını elinde bulunduruyor. Bundesliga'nın en çok kombine satan takımı olan sarı-siyahlılar her yıl 50 bin kombine satıyor. Her maç ortalama 80 bin kişiye oynayan Dortmund'un seyircisi, Almanya'nın en ateşli taraftar topluluklarından biri kabul ediliyor. Stadın yapısından dolayı 'Opera Evi' de denen Signal Iduna Park inanılmaz bir akustiğe sahip.


Westfalen'i sattılar!
Son lig şampiyonluğunu 2002 senesinde kazanan Dortmund, o günden sonra büyük bir düşüşün içine girdi. Aynı yıl UEFA Kupası finalinde Feyenoord'a elenen sarı-siyahlı takımda yaşanan finansal kriz Almanya'nın en büyük stadı olan Westfalen'in satılmasına sebep oldu. 2005 yılında iflasın eşiğine gelen Borussia Dortmund, futbolcuların maaşlarından %20 kesinti yaptı. 2006 yılında yerel bir sigorta firmasıyla yapılan ve 2011 yılına kadar sürecek bir sponsorluk anlaşması gereği stadın adı Signal Iduna Park olarak değiştirildi. Halen daha G-14, yani Avrupa'nın üst düzey 18 kulübü içinde yer alan Borussia Dortmund bu sezon eski günlerine dönmek istiyor. Geçtiğimiz yıl ligi 9. sırada bitiren sarı-siyahlılar bir ara düşme potasında yer almıştı.


Tekrar derbi mücadelesine dönecek olursak, geçen yıl Veltins-Arena'da oynanan maçı Schalke 3-1 kazanmış ancak ligin sondan bir önceki haftasında Dortmund'da karşılaşan iki ekipten ev sahibi takım maçı 2-0 kazanmış ve mavi-beyazlıları şampiyonluktan etmişti. Gelsenkirchen'deki son galibiyetini 2005'te elde eden Dortmund, rakibini deplasmanda yenemiyor. 1996 yılında rakip sahada 3-1 kazanan Dortmund'un son 12 yılda deplasmanda sadece 2 galibiyeti bulunuyor.

Derbi notları
İlk karşılaşma: 3 Mayıs 1925 (Schalke 4:2 Dortmund)
İlk Schalke galibiyeti: 3 Mayıs 1925 (Schalke 4:2 Dortmund)
Berabere biten ilk maç: 30 Ocak 1938 (Dortmund 3:3 Schalke)
En çok gol (iki takım): 12 Mart 1939 (Dortmund 3:7 Schalke)
En çok gol (Schalke): 20 Ekim 1940 (Schalke 10:0 Dortmund)
İlk Dortmund galibiyeti: 14 Kasım 1943 (Dortmund 1:0 Schalke)
Golsüz biten ilk mücadele: 22 Nisan 1951 (Schalke 0:0 Dortmund)
En çok gol (Dortmund): 26 Şubat 1966 (Dortmund 7:0 Schalke)
ALINTI:http://www.hitportal.org

21 Ağustos 2009 Cuma

US PRO VERCELLİ "amatördeki şampiyon aslanlar"


Sadece bizde yok tabii eskilerin flaş ekiplerinin liglerin dibini boylaması. Büyüklerimiz Vefa'dan bahseder durur mesela. Göztepe'yi anlatır bazen babam. Daha bir sürü örnek var bunun gibi. Ama İtalya'daki cidden bir çöküşün hikayesi. Pro Vercelli adlı takım İtalya'da SERİA A'yı 7 kere şampiyonlukla tamamlamış. AS Roma'nın bile 3 şampiyonluğu var düşünün artık. Gerçi bu başarılar 1910 ile 1920 arasında. Ancak yine de bu takımın en azından Seria B'de olmasını beklerdim. Takım yıllar yılı amatörden kurtulamamış. Beyaz tişörtlüler ve Leoni"aslanlar" diye anılıyorlar. Juventus'un pilot takımı durumundaymış. Vay haline güzelim takımın. Ağaların maskarası olmuş. Ama muazzam bir internet siteleri var. Tarihlerine bağlılar. Bizde kaç amatör kulübün web adresi var düşünün. Sözün özü İtalya'da 7 kız kardeşten biri olmayı hak eden biri Pro Vercelli'nin hazin öyküsü bu.

20 Ağustos 2009 Perşembe

BEŞİKTAŞ AMBLEMİNDEKİ AY YILDIZ




Geçen gün internette dolaşırken bir yazı okudum. Bu yazıda Beşiktaş'ın amblemine yerleşmiş bulunan ay yıldızın Beşiktaş kulübüne has olduğu yazıyordu. http://www.bjk.com.tr/tr/haberler.php?xl=yazi&h_no=2913 Bu bilgiye birçoğumuz vakıfızdır. Yazının devamında bu durumun Beşiktaş futbol takımı oyuncularının bir milli maçta milli takımımızın 11'ini oluştumasından kaynaklandığını yazıyordu -gerçi Beşiktaş'ın remi web adresinde bu onurun ilk tescilli kulüp olmalarında geldiği yazıyor-Hangi maçtı bu maç? 16 Mayıs 1952 Türkiye-Yunanistan maçı.http://www.tff.org/Default.aspx?pageID=29&macID=2879 Maç U-21 kategorisindeydi. Akdeniz Kupası adı altında karşılaşmışlardı. Federasyon'un sitesine baktım. Bu maçta kadroda 8 Beşiktaşlı futbolcu vardı. Galatasaraylı ve Fenerbahçeli futbolcular da bulunmaktaydı.

Ayrıca gördüğümüz kadarıyla ay yıldızı kullanma hakkı sadece Beşiktaş'a ait bir ayrıcalık değil.


PORTSMOUTH VE DROGHEDA UNT.NİN AMBLEM BENZERLİĞİ



1845'li yıllarda Britanya'da büyük bir kıtlık baş gösterir.Kıtlık ve susuzluğun etkisiyle salgın hastalıklar başlar, kısa zamanda kuzeyden güneye tüm Britanya'yı etkiler.Avrupa'nın hasta adam'ı, Osmanlı Devleti, o yıllarda dosta düşmana halen güçlü olduğunu göstermek adına çeşitli faaliyetlere girişmiştir, ilerleyen senelerde aşırı lüks harcamaların da amacı budur.Temelinden sarsılan büyük imparatorluğun yıkılışını geCiktirmek, yıkılışı bile şanına yakışır biçimde sağlamak, düşmana güçlü gözükmek adına yalnızca göz boyamaya çalışmaktır.Bu amaçlarla Sultan Abdülmecid döneminde Britanya'daki insanlara az da olsa yardım etmek, ölü sayısının bir milyonu geçtiği coğrafyayı daha fazla ceset tarlasına döndürmemek adına 3 gemi gönderilmiştir.Gemiler erzak doludur, yiyecek yemek bulamayan, hastalıklardan iflahı kesilen halk için bu yardımlar çok önemlidir.O dönemde bile İngilizler limanlarını Osmanlı gemilerine açmaz.Osmanlı gemileri de yüklerini, İrlanda'nın kuzey doğusundaki Drogheda kasabasına indirirler.



Burdan 5 yıl sonrasına geçelim.5 yıl öncesinde limanlarını Osmanlı yardımına açmayan İngilizler, aradan geçen süreçte Osmanlılar ile yaptıkları çeşitli gizli anlaşmalarla oldukça sığ da olsa diplomatik ilişki kurmuşlardır.Elde İngiliz-Osmanlı ilişkilerine dair fazlaca sahih bilgi bulunmamakla birlikte, 1850 yılında Portsmouth limanına eğitim amaçlı giden iki geminin bu anlaşmalar sonucunda limana yanaşabildikleri düşünülmektedir.Britanya'da yaşanan kıtlığın etkileri o dönemde de sürmektedir ve limana demirleyen, kimi kaynaklarda İngiliz yapımı olma ihtimallerinden bahsedilen Mirat-ı Zafer ve Serag-Bahri isimli gemilerinin mürettabatından salgın hastalıklara yakalanıp ölenler olmuştur.Seyir ve topçuluk eğitimi için gittikleri Portsmouth'ta hayatlarını kaybeden 26 asker, o deönemin kendine has şartları nedeniyle Anadolu'ya getirilememişler ve öldükleri topraklara gömülmüşlerdir.1902 yılında kabristan haline getirilerek etrafı çevrilen mezarlık, T.C. Genelkurmay Başkanlığı tarafından 1985 yılında şehitlik statüsüne alınmış, 1993 yılında da bugünkü halini almıştır.




İkisini birleştirelim şimdi.1919 yılında, İrlanda'nın Drogheda kasabasında bir futbol kulübü kuruluyor, adı Drogheda United.Kulübün amblemi, şehrin amblemi ile aynı figürü taşıyor, Osmanlı yardımlarına şükran adına ay ve yıldız.Geçen sezon İrish Eircom'u lider kapattılar, UEFA 2. önelemesinde Helsingborg'a elendiler.

Diğer yanda limanlarını açmayan krallık.5 yıl sonra Osmanlı ile kurulan ilişki, sonucunda yaşanan ölümler.Mürettebattan ölenlerin ve hayatta kalarak geri dönenlerin, halen ülkede var olan salgın hastalıklarda halka yardım ettiğine dair iddialar da mevcut.Eğer bunu göz önüne alırsak, Drogheda'da, İrlanda Cumhuriyeti'nde yaşananların güneydoğu İngiltere'de de yaşandığına ihtimal vermek mümkün.Ancak Portsmouth kulüp tarihinde de bahsedildiği, oralarda kabul gördüğü şekliyle, 3. Haçlı Seferi sırasında, 1191'de Kıbrıs adasını alan İngiltere kralı I. Richard, Aslan Yürekli Richard, 1194'te zamanın en önemli limanlarından biri olan bu şehre bu armayı Kıbrıs'tan getirmiş.Burda hemen şu soru geliyor akla, 1191'de ay-yıldız Kıbrıs'ta ne arıyor?Bu noktayı tarihçilere bırakalım
Hepsinden değerlisi, 23 Mayıs 2006 tarihli The Sun haberi.İşi gereği Yemen'de bulunan bir İngiliz vatandaşı, şahsi arabasında tek başına iken radikal dinci gruplara mensup birkaç kişi tarafından durduruluyor.Elleri silahlı, hatta AK-47 sahibi bu şahısların kendisini öldüreceğini ya da rehin alınacağını düşünen Tony Restall, ilginç bir biçimde herhangi bir sorun yaşamadan serbest bırakılıyor.Nedeni ise arabasının ön camında bulunan sticker, Portsmouth kulüp logosu.

ALINTI: Noat Samisa

DEPORTİVO LA TURKO


Deportivo, Galesia bolgesinin takimidir, eskiden Türklerin orada yasadigi rivayet edilir! Gerçekten de bir dönem Endülüslerin yaşadığı bölge sonraları , Yavuz Sultan Selim döneminde Yahudileri baskı gördükleri topraklardan söküp çıkaran Türklerle dolmuştur.Deportivo'lu taraftarlar ile Celta Vigo´lu taraftarlar birbirlerini hic sevmezler. Vigo Portekiz sınırında bir yerleşim yeri. Ve Portekiz geleneklerinin egemen olduğu topraklar. Aşagi yukari 20 yil önce Celtali'lar, Deportivo'lulara "Türk" demeye başlarlar, hakaret anlaminda tabii. Deportivolular da Celtalıları Portekizli olmakla suçlarlar. Deportivo'lu taraftarlar Türk yaftasını hakaret diye algilamıyorlar. Hatta kendi deyimleri ile "Türk gibi güçlü" görünmekten çok hoşlanıyorlar. Işte bu yüzden her maçlarinda en az 1 Türk bayraği açıyor taraftarları. Deportivonun sahasında olacak bir maça dikkat edin mutlaka bayrağımızı göreceksiniz.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

HASAN KABZE "özel formalı sınıf takımının şanssız kaptanı"

Birçoğunuz onun Bucaspor altyapısında yetiştiğinden bile bihaberdir Kabze Galatasaray'a transfer olduğunda. Mahalledeki maçlarına değil ama lisemizin sahasındaki performansına tanık olmuş biriyim Hasan KAbze'nin. O yıllarda Daniel Amokachi'nin formasıyla oradan oraya koşan bir delikanlının Galatasaray'a kadar yükselebileceğini tahmin edemezdik. Edemedim.

İzmir Atatürk Lisesi'nde o yıllarda toprak sahada futbol turnuvaları yapılırdı. Sınıflar en iyi oyuncularıyla sahada olurlardı. Yıl 1997 olmalı. Ben de 9-i sınıfının takımında sağ bektim. Hiç unutmam Kabze'nin sınıfı 9-K turnuvanın favorisiydi ve birakç oyuncusu okul takımındaydı. Maçı neredeyse bütün okul izliyordu. Kabze'nin kaptanlığındaki 9-K turnuvayı kazanacağından emin özel forma yaptırmıştı. O günkü maçta inanılmaz heyecanlandığımı hatırlıyorum. Profesyonel lig maçı havası vardı çünkü maçta. Tribün olarak kullanılan kısımlar hınca hınç doluydu. o gün bir sürpriz olmuştu ve biz rüya takımı 2-1 yenmiştik. Kabze'nin bir pozisyonda ayağımı kırma pahasına taban göstermesi hala hafızamnda. O gün karşılık oynadığım çocuğu, Galatasaray'la sözleşme imzalarken görmek hayli ilginçti tabii.

Aslına bakarsanız lise yıllarının ardından Hasan Kabze'yi CM 00-01'de yıldız adayı olarak görmüştüm. Dardanel'de oynuyordu o sıralar. Sonrasında Galatasaray'a transferi sürpriz olsa da o dönem Dardanel'den Gökhan Zan, Fevzi Elmas gibi oyuncuların büyük takımlara geldiğini hatırlarsınız. Lisedaşımın Galatasaray'a gelişi beni mutlu etmişti tabii. Sonraki günlerde Kabze'nin demeçlerini takip etmeye çalışmıştım. Galatasaray sevgisini dile getiriyordu. Lisede Beşiktaşlı olduğunu bilmeyen yoktu halbuki. Bunlar doğal söylemler gerçi, Hasan'ı anlayabiliyordum. İşin ilginç yanı o yıl lise yıllarının takımına öyle bir gol atacaktı ki Kabze Galatasaray'ı şampiyon yapan gol o goldür. Hani şu son dakikada Cordoba'nın yanından doksana taktığı gol.
O golle beraber sonraki yıl ortalardan kayboldu. Pek verimli olamadı. Bana kalırsa şans bulamadı. Milli takıma kadar yükselmişti halbuki. Şanssız çocukmuş bizim Lisedaş. Belki de şanslıdır. Şimdilerde bildiğiniz gibi Rubin Kazan'da oynuyor Gökdeniz ağabeyiyle. Fena da oynamıyormuş duyduğumuza göre, bakarsınız sonraki yıllarda yine ülkemizde görürüz bu Ankara doğumlu İzmirli arkadaşımızı.






Bu röportaj bir alıntıdır.


HASAN KABZE
Hasan Kabze Rubin Kazan'da

Yılın Ödüllü Gazetecisi Begüm Doğanay'ın
Hasan Kabze ile yaptığı
Röportaj ve Hasan Kabze'nin bilinmeyen tüm yönleri


Yılın Röportajı ödüllü Begüm Doğanay ve
Hasan Kabze söyleşisi...
"Oyuncaklarım arasında ençok plastik topu seviyordum."

Henüz 3-4 yaşlarındaydım….Oyuncaklarım arasında en çok plastik topumu seviyordum. Babam işten gelir gelmez 'Haydi baba kaleye geç ben sana gol atacağım' diyerek babamı kaleye geçirir ve gol attıkça dünyanın en keyifli çocuğu olurdum"

Bu sözler Galatasaray’ın genç yeteneği Hasan Kabze’ye ait. O çocukken başlayan futbol sevgisini kendi internet sitesinde bu sözcüklerle özetlemiş.

Çocuk yaşta başlayan bu heves geçirdiği ufak bir kaza sonucu anne engeline takılmış takılmasına ama Hasan'ın futbol sevgisi ağır basınca annesinin de rızasıyla sahalara geri dönmüş.

Her çocuk gibi tozun toprağın içinde düşe kalka, kendinden büyük abileriyle oynadığı futbolu nasıl profesyonelliğe taşıdığını Hasan Kabze’ye sorduk. O da sorularımızı içtenlikle cevapladı.

B.Doğanay-Nasıl başladı futbol hayatın?
Hasan Kabze-Buca Ortaokulu birinci sınıf öğrencisiyken Bucaspor yıldız takımına şuan Bucaspor’ da oynayan sınıf arkadaşlarım birlikte katıldım. Ama bu heves kısa sürdü. Kolumu kırınca annem futbol oynamamı yasakladı.

B.Doğanay-Anne şefkatı ağır bastı yani... Nasıl gerçekleşti kaza?
Hasan Kabze-Sürekli antrenmanlara gidiyordum ama lisansım gecikmişti. Nihayet, Petkimspor maçına lisansım çıktı. O maçta 2-0 yenik durumdayken ceza sahasına havadan gelen topa uzanacağımı düşünerek yere paralel şekilde uçarak vurdum ve düştüm. Gol olmuştu ancak yere düştüğümde sol kolumda müthiş bir acı hissettim. Herkes 'haydi Hasan 5 dakika kaldı bir gol daha atabiliriz' diyorlardı. Ama ne yazık ki ayağa kalkamadım ve beni hastaneye götürdüler. Sol kolum bileğimden kırılmıştı. Maç 2-1 bitmişti ve ben çok üzülmüştüm. Annem 'bir daha top oynanmayacak' dedi ve bitti.

B.Doğanay-Futbola geri dönüşün nasıl oldu?
Hasan Kabze-Atatürk Lisesi ikinci sınıfta Beden eğitimi öğretmenlerimiz beni okul takımına aldılar. Okul takımına girmek zorunda kaldım, zorunda kaldım diyorum çünkü oynama yasağım devam ediyordu. Sonra ailemin de rızasıyla istikrarlı bir futbol hayatına yeniden başladım. Ertesi yıl okul takım kaptanı oldum. Bucaspor B genç takımının Türkiye Şampiyonası müsabakalarında kadroya alındım. Sonra Bucaspor yöneticileri babamı ziyaret ederek beni takıma almak istemişler. Babamda kararı bana bıraktı. Kabul ettim ama annemin tavrı yine aynı oldu. 'Hayır, ben seni her gün stresle, telaş ve endişeyle bekleyemem' dedi. Sonunda babamın desteği üstün geldi ve anemin gönlünü de alarak 4 yıl sonra 17 yaşında gerçek olarak futbol hayatıma yeniden başladım.

B.Doğanay-Profesyonel ilk imza nasıl atıldı?
Hasan Kabze-Bucaspor'da Türkiye Şampiyonu olduktan sonra o yıl takım olarak A genci oluşturduk. Devre arasında 5 arkadaşımla beraber profesyonelliğe ilk adımı attık.İlk sezon sadece 4 maçta Bucaspor forması giydim. Bir sonraki sezon takımdaki yerimi sağlamlaştırarak ilk 11 de görev almaya başladım. U-19 Genç Milli Takımına seçildim ve oradaki performansım ile Türkiye'deki kulüplerin dikkatini çektim.

B.Doğanay-Galatasaray'a transfer süresinin son günü imza attın? Nasıl bir gün oldu senin için?
Hasan Kabze-Transfer çok stresli oldu. Ömrümden ömür gitti diyebilirim. Olacak mı olmayacak mı diye beklemek çok zordu. Sürekli telefon ile irtibat halindeydik. Bonservisimde sorun vardı. Onun dışında Galatasaray'a gelmek benim için herşeyimle 'evet'ti. Sonunda Başkanımızda yardımcı oldu ve son dakikada imzayı attım.

B.Doğanay-İstanbul'a alışabildin mi? Gurbette en çok neyi özlüyorsun?
Hasan Kabze-İstanbul'a alışmakta zorlanmadım açıkçası. Zaten akrabalarım İstanbul'da yaşıyorlar. O yüzden buraya gelip gidiyordum. Özlem tabii ki var. En çok ailemi özlüyorum. Ama bu mesleği herşeyini bilerek seçtik. Özlemin olması doğal.

B.Doğanay-Takıma alışabildin mi?
Hasan Kabze-Takım arkadaşlarımın bu kadar sıcak olacaklarını tahmin etmemiştim. Hepsi çok yardımcı oldu. Bu yüzden çok rahatım.

B.Doğanay-Mutlaka hedeflerin vardır...
Hasan Kabze-Hedefler tek tek başlar. Herşeyden önce burada oturmaya gelmedim. Galatasaray'da kalıcı olmak ilk hedefim. Şans bulduktan sonra sürekli oynamak ve Galatasaray'ın şampiyonluğunda payım olmasını, sonrada Milli takım formasını sürekli giymek arzusundayım.

B.Doğanay-Avrupa'da forma giymek ister misin?
Hasan Kabze-Kendimi ispatladıktan sonra da İngiltere'de oynamak isterim. Oraya gitmek için Federasyonun koyduğu kurallar var. Milli takımda ve kendi takımında belli bir süre oynaman gerekiyor. O yüzden herşeyden önce burada koyduğum hedeflere ulaşmak istiyorum.

B.Doğanay-Boş zamanlarını nasıl değerlendiriyorsun?
Hasan Kabze-İnternet sitem var onun yapımıyla ilgileniyorum. Gezmeyi çok severim. Geziyorum da. Öyle paparazilerden korkum yok benim. Hem bana hem de kulübümün adına yakışmayan bir şey yapmam. Akrabalarımın yanına gidiyorum. Büyük alışveriş merkezlerini geziyorum.

B.Doğanay-Kendine örnek aldığın golcüler var mı?
Hasan Kabze-Hakan Şükür ve Fatih Tekke'yi her zaman kendime örnek aldım.

B.Doğanay-Hakan'ın Milli takımda olmaması büyük polimik olmuştu. Sen ne düşünüyorsun?
Hasan Kabze-Milli takımda oynamasını isterim. O kendini ıspatlamış bir futbolcu. Ama bu tabii ki Ersun Yanal'ın vereceği bir karar. Sisteme uymadığını söylüyor. Ersun Yanal Hoca'nın verdiği karara saygılı olmak gerekir. Çok fazla polimik yaratılması hoş değil.

B.Doğanay-Hobilerin var mı?
Hasan Kabze-Araba kullanmayı ve hızı seviyorum. Ama kendimi tehlikeye atacak şekilde hız yapmıyorum. İstanbul trafiği insanı çileden çıkartıyor. Yine de dikkatli araba kullandığımı düşünüyorum.

B.Doğanay-Galatasaray'da çok yenisin ama hakkında yazılar yazılmaya başlandı bile. Bunlar seni etkiler mi?
Hasan Kabze-Yazılanları çok fazla dikkate almıyorum. Spor programlarını da izlemiyorum. Yapıcı eleştirilere de her zaman açığım.

B.Doğanay-Galatasaray formasını ilk giydiğin an neler hissettin?
Hasan Kabze-Kadro belli değildi. 25 kişilik bir kadro ile gittik G.Antep'e. Kadroda adımın olacağını tahmin etmiyordum ama içimde umut vardı. Adımı görünce şaşırdım ve çok mutlu oldum. Film gibiydi yani. 'Eski açık sarı desene' filminde soyunma odası vardı. O gözümün önüne geldi. Bir hafta önce Sarıyer maçına çıkmıştım bir hafta sonra Süper Lig'de Gaziantep maçına çıkıyordum. İlk kez Ali Sami Yen'i gördüm. Çok süper bir şeydi. Şu an bile aynı heyecanı yaşıyorum.

B.Doğanay-Oyuna girdiğin an neler hissettin?
Hasan Kabze-Yedek kulübesinde beklerken dua ettim. 'Maçta fark olsun belki hoca beni oyuna alır' diye. Devre arasında ısınmaya gittim. 65'inci dakikada da hoca beni çağırdı. O an heyecandan ne yapacağımı bilemedim. Taraftarlar 'hoşgeldin Hasan' diye bağırınca da kendimden geçtim. Topla buluştuktan sonra o çekingenlik kalktı. İlk maçta gol atmak herkese nasip olmayacak bir güzellikti.

B.Doğanay-Maçtan önce gol atacağını hissediyor musun?
Hasan Kabze-Kendimi iyi hissettiğimde gol atıyorum. İyi hissetmesem de maçta birkaç güzel hareket yapınca "gol atmasam da iyi şeyler yapabiliyorum" diyorum kendi kendime. Ama kendimi iyi hissedersem gol atarım.


B.Doğanay-Maça çıkmadan önce uğurun var mı?
Hasan Kabze-Maçtan önce dua okurum. Özel bir uğurum yok.


B.Doğanay-Rize maçından sonra 'Bu Hasan'dan adam olur mu?' diye bir yazı yazıldı. Oyuna girerken saçlarını düzeltmene yönelik eleştiriler oldu. Okudun mu?
Hasan Kabze-İnternette okudum o yazıyı. Ç.Rize maçından sonraydı. Böyle bir yazıya çok kızmadım aslında. Komik geldi. Yazıda doğruluk payı olan yerler de var. Ama yazılmasına da gerek yoktu. Böyle bir şey bana ne kazandırır ki. Sadece biraz daha dikkat ederim bundan sonra. Saçlarımı toplamam gerekiyordu, topladım. Toplamasaydım gözüme girerdi. Saçlarımla oyunumum ne alakası var anlamadım. Hocanın söylediklerini de dinliyordum ayrıca. Kameranın beni gösterdiğini fark etmedim. Hasan'dan adam olur mu, olmaz mı herkes görecek. Ben bunun sinyalini verdiğimi düşünüyorum.


GÖZTEPE-KARŞIYAKA "körfezin ayırdığı biladerler"






05 MAYIS 2009 SALI
İzmir'in iki yakası, Karşıyaka-Göztepe
Tam askerlik yaşındaydı yirmisinde yani. Henüz acemiliğin de acemisi olduğundan, sivil kıyafetlerle girdiği nizamiye kapısında dikkatimi çekmişti boynunda ki sarı kırmızı atkı. İlk başlarda fazla önemsemedim ama sonra bizim bölüğün içinde gördüm, boynunda ki kaşkol elindeydi bu kez. Diğer tüm yeniler gibi çaresizdi... Bir kaç gün sonra çağırdım yanıma sordum kaşkolunu. “sivile kaldırdım dedi. Çıkarken alırım ancak!”.

Göztepeliymiş... Ama topçu takımından. Kulüp battıkça gençleşme adı altında bedava oynatacak oyuncu arayan yönetim onu ve arkadaşlarını A takıma alıvermiş. Fakat aynı basiretsiz insanlar gencecik çocukların askerlik çağını hesap etmemiş olacak ki, o ve tüm arkadaşları birer birer silah altına alınmışlar. “Federasyona yazı yazmışlar abi. Ama cevap gelmemiş. Bizim de yaşımız gelmişti. Mecburduk askere gitmeye...” nasıl da heyecanlıydı daha üç hafta önce Beşiktaş’la oynadıkları Türkiye Kupası maçını ve İbrahim Üzülmez’in ayağından aldığı topu anlatırken... “Ama çok hızlılar abi yetişilmez onlara” diyordu.

Orada bitmişti sohbetimiz. Birkaç gün sonra da unutmuştum. Kısa denilen dönemin en son gecesinde dışarda dolanırken sarı kırmızı bir kaşkol uzandı “Al abi, senin olsun. Sormuştun ya ilk gün bana, hatıra olsun işte... Bizim İzmir’de futbol çok sevilir. Herkes mutlaka bir takımı tutar, çok da kavga olur, fanatiktir bizimkiler ama ben futbolcuyum, kavga etmek yakışmaz bize. Yolun düşerse birgün İzmir’e beklerim maça gideriz!
Aslında çok zor bir durum. Bir ülkenin en popüler takımları ve onların mücadeleleri dururken, daha az popüler sayılan ve Süper Lig’de bile olmayan iki takımın mücadelesini irdelemek. Yalnız bu daha az popüler sıfatı sanırım bizim gibi hariçten gazel okumaya çalışanlar için geçerli . Çünkü İzmir ahalisine sorarsak popülarite onların aşklarından ibaret. İstanbul takımları, ya da kendi tabirleriyle “Kahpe Bizans” onları hiç ilgilendirmiyor. Onlar sadece sevdalarıyla besleniyorlar. İzmir her ne kadar ülkenin üçüncü büyüğü olsa da metropolleşmenin eşiğinde kalmış bir şehir. Kendine özgü o kadar çok şeyi var ki...
Kurtuluş savaşımızın en acılı şehiriydi mesela İzmir. Bünyesinde barındırdığı gayrı müslim vatandaşların çokluğundan sebep sevimsizce “Gavur İzmir” lakabını da aldı o yıllarda. Aldı ama hiç te haketmedi... Bu işgal yılları aynı zamanda İzmir’de futbolun doğuşu olarak bilinir. Dünya’nın her kesiminde futbolun başlangıcı ve gelişimiyle dolaylı veya direkt mutlak bir etkisi olan İngilizler İzmir’de de ilk futbol kulüplerinden birini kurmuş, Rum ve Ermeni gençlerin kurdukları takımlarla birlikte aralarında ki ilk müsabakaları yapmışlar. Böyle bir ortamda işgale direnişin bir yolunun da futbol olacağına inanan her halk gibi Karşıyaka’lı gençler de satın aldıkları bir topla başlamışlar futbol hayatlarına.
Bir kaç zaman sonra kurdukları düzenli takım İngiliz ve Rum takımlarını mağlup etmeye başlayınca da namı yayılmış tüm Ege’ye. 1912 yılında da resmileştirilmiş “Karşıyaka Muaresei Bedeniye Kulübü” olarak. Renkleri ise çok daha anlamlı Karşıyaka’nın; İşgalin verdiği duygusallık, İslam’ın yeşili ile milliyetçiliğin kırmızısını birleştirmiş ve neredeyse yüz yıla yakın tarihinin ölümsüz renkleri oluşmuş böylelikle...
Evet İzmir ülkemizde futbolun ilk oynandığı şehirdir ama bu durum o yıllarda yerli kulüp sayısının artmasını tetikleyemez bir türlü. Çünkü savaş insanların gündemini yeterince meşgul etmektedir. Dolayısıyla Karşıyaka yalnızdır ve daha o tarihte işgal kuvvetlerinin bulunduğu merkezden uzaklaşarak soyutlamıştır kendini. Bugün hala benzer düşünceyle hareket etmesinin temelini buna bağlayanların sayısı çok fazladır.
Karşıyaka’nın yalnızlığı iki yıl sürer. 1914 yılında kurulan Altay Spor Kulübü o yıllardaki en büyük rakibi olur. Altay 1920’li yıllara kadar gösterdiği başarılarla Karşıyaka’nın bir adım önüne geçse de başarıyı sahiplenme duygusu Altay’ın içindeki grupları birer birer ayrılmaya sevk eder. Bunlardan Güzelyalı ekibi kendi kulüplerini kurma sevdasıyla toplanırlar 1925 yılının Haziran ayında.
İlk kurulan kongrede başkanlığa getirilen Kazım Dirik ve futbol aşığı ekibi işe çabuk koyulurlar. Semtlerinin ismi olan Göztepe o günden itibaren kulüplerinin de adı olacaktır. Çubuklu forma ve sarı kırmızı da efsane renkleri... Göztepe, o yıllarda henüz ezeli olmamış rakibi Karşıyaka gibi misyon sahibi bir kulüp değildir. Öncelikli amaçları sportif başarıdır ve bunu da kısa zamanda yakalarlar. Henüz Göztepe spor kulübü doğmadan bir yıl önce Fenerbahçe’yi misafir eden ve bir de maç yapan Karşıyaka bölgenin en çok tanınan kulübüdür Ancak Göztepe’nin ilerleyen yıllarda hızlı bir şekilde büyümesi ve gelen başarıları onları Güzelyalı’nın semt takımı olmaktan kurtarıp ünlerini ülke sathına yayar... Göztepe ilk şampiyonluğunu kurulduktan 12 yıl sonra alır. Bu dönemde sürekli olarak mahalli İzmir liginde mücadele eder ve Karşıyaka’nın İzmir şampiyonluklarını izler. 1937 yılında dönemin valisinin çıkarttığı ilginç bir kararla Göztepe-İzmirspor, Altay-Altınordu-Buca ve Karşıyaka-Bornova zorunlu olarak birleşerek yeni takımlar haline gelirler. Bu durum hiç hoşlarına gitmese de valinin tayini çıkana dek böyle devam etmek zorundadır ve eder de... İşte Göztepe ilk şampiyonluğunu “Doğanspor” adı altında bu yıllarda almıştır...


Geçen yıllar İzmir’de futbolu kutuplaştırır. Karşıyaka zaten kuruluşundan itibaren belli sebeplerle soğuk olduğu merkezden kulüp anlamında iyice uzaklaşır. Göztepe ise gelen büyük başarıların ardından İzmir’in Karşıyaka’dan arta kalan kısmının tamamını etkiler ve peşine ciddi bir kalabalık takar. İşte rekabetin saikleri böyle başlar Dünya’nın en büyük yirmi derbisinden biri olan “İzmir derbisinde”...


“Göztepe ve Karşıyaka” Birisi hayat tarzından dem vururken diğeri gençliği katili olur, biri 35.5 der diğeri tam 35, biri Göz-Göz’dür diğeri Kaf Sin Kaf(Ksk’nin Osmanlıcasıdır)... Bu liste uzar gider ama ikisinin de yolu müspet bir durumda asla kesişmez... Kamuoyunun sürekli hedef aldığı bir rekabettir; Kanlı denir, vahşi denir, kin dolu denir. Denir de denir... Bir kısmı isabetlidir de bu sıfatların, fakat rekabeti anlamlandırmaya burdan başlamak doğru mudur? İşte orası çok tartışılır. Çünkü temelinde korkutucu boyutlarda yaşanan aşk ve sevgi bazen bu ilk başta saydığımız fiillere dönüşebilir, ama iki tarafın da özünde benimsediği ve söylediği gibi; Olsa olsa bir “Sevda Masalıdır”. Hani dışarı çaktırmadan içerde yaşanan sevdalardan...


Rekabetin, daha doğrusu nefretin temeline inilirken bir çok farklı durakda durulur. Hep önemli bir zıtlık arasak da maalesef bulamayız. Dini mücadele değidir, siyasi ya da coğrafi de... Çıkan sonuç şudur: Bir kentin iki yakası birbirlerinden nefret etmek için önemli bir sebep aramazlar, tam tersine bitmek tükenmek bilmeyen yüzlerce hatta binlerce hikaye vardır savaşı başlatan. İçkiyi fazla kaçıran Karşıyakalıların Güzelyalı semtine gidip hacetlerini orada gidermeleri. Güzelyalı’dan geçen Karşıyaka otobüslerinin camsız seyahat etmesi, Karşıyaka çarşıda yalnışlıkla paltonun içinden gözüken sarı kırmızı bir kaşkol, ya da Alsancak stadında Göztepe’nin bir maçından hemen önce yakında ki Atatürk spor salonuna basket maçı için gelmiş Karşıyaka taraftarları. Yolda, otobüste, vapurda, berberde, camiide... Kısacası sosyal hayatın herhangi bir parçasında karşı karşıya gelmeleri katıksız sebep sayılabilir, açık konuşmak gerekirse bu yönüyle İstanbul derbilerini bile geri de bırakır...
İki kulüpte çok güzel ve ciddi tribün organizasyonlarına sahiptir, Göztepe “Yalı”, Karşıyaka’da “Çarşı” grubuyla önderlik eder tribünlere. Birbirleriyle bir araya geldikleri ender zamanlar pek hayırlı sonuçlar vermez. Karşıyaka, en başta da söylediğimiz gibi İzmir’den soyutlandığı için biz İzmir’li değil Karşıyakalı’yız der. İzmir’in plaka kodu 35.5 olarak değiştirilir ve herkes bilir ki 35.5 Karşıyaka’dır. Buna karşılık Göztepe saf bir İzmir milliyetçiliği göstererek “tam 35” sloganını dahil eder bünyesine. İki takımın birbiriyle maçının olduğu gün İzmir’de olağan üstü hal ilan edilir. Anneler çocuklarını sıkı tembihlerle okula yollar, maksat dikkatli olmaktır. Stada yakın çevrelerden geçmemek adına güzergahını dahi değiştiren vardır. Tedirginlik had safhadadır yani. Aşıklar içinse o gün bayramdır, hem aşkını görebilecektir hem de düşmanını önce dışarda kendi, sonra içerde takımı alt edecektir, en azından öyle hayal etmiştir. Kazanılan ya da kaybedilen maç sahada kalır, maçtan önceki mücadelenin ikinci yarısı maçtan sonra başlar. İşte o maçın kazanını da kaybedeni de yoktur. Bundan sonra da hiç olmayacak. 2003 yılında bir Karşıyaka taraftarının hayatını kaybettiği TSYD kupası maçında, ya da oynanan bir çok maçta meydana gelen onlarca olay ve birarada yaşayan kardeş iki halkın gereksiz acıları...

Her mücadeleleri böyle anılmaz elbet. 1981 yılı... ikinci lig şampiyonluğu için çekişilen o meşhur yıl, sondan bir önceki hafta karşılaşan düşman kardeşler ve statda ki altmış bini biletli, ama koltuksuz tribünler ve stadın kalabalık kavramını çoktan geçtiğinden sebep yapılan yorumla seksen bin seyircinin takip ettiği, o İzmir tarihinin belki de en önemli maçı. Bir Dünya, bir de Türkiye rekoru kırmış bir maç. O günkü resmi kayıtla Dünya’da, bir ikinci lig maçında ki en yüksek seyirci sayısı bu maçtadır ve henüz bu rekor kırılamamıştır da... Türkiye liglerinin ise en yüksek seyirci sayısına ulaşmış maçıdır.

Hemen her satırda belirttiğimiz gibi iki takım taraftarlarının da beslediği, sevgiden öte birşeydir... Örneğin Göztepe 2003 yılı itibarıyla her yıl bir küme düşerek amatör ligde bile mücadele etmesine ve Karşıyakalılar’ın ezeli rekabetin bitmesi adına çarşıda döktükleri lokmaya rağmen her maçına binlerce kişi gelir ki bu da ayrı bir rekordur amatör küme için. Deplasmanlarda bulmakta zorlandıkları tel örgüyle çevrili sahalar(Stad değil saha diyor kendileri) bile durduramaz onları. Yüzlerce sarı kırmızı çevirir o tel örgülerin etrafını. Çünkü isyanlarında anlattıkları gibi; Ant içmişler, ıssız kuytu köşelerden mutlaka dönecekler!
Karşıyaka ezeli rakibinin amatör kümede oynamasını her ne kadar sevinçle karşılasa da uzak kalmış olmaları onları mutlaka derinden yaralamıştır. Yoksa aralarında oynanan voleybol maçlarına ilginin boyutu bu kadar büyük olmazdı muhtemelen. Karşıyaka'nın bu sezon deplasman yolundan elim bir şekilde kaybettiği tribün emekçisi "Özgür" için Göztepeliler "Acınız acımızdır" pankartı açarak cenazeye katılırlar. Yani dediğimiz gibi özlerinde aynı toprağın suyunu içen kardeşlerdir.

İzmirli aşkını ulu orta yaşamaz ama aşkı için yaptığı savaşı da boyalı basın asla kaçırmaz. Renk sevgisiyle değil şiddet yanlısı olmalarıyla anılırlar sürekli. Halbuki irdelenmeye ihtiyaçları vardır sevgilerini haykırmaya. Bizim yapamadığımızı bir İngiliz yapar. Kalkar İzmir’e gelir Dünya’nın bu sayılı derbisini inceler, insanlarla konuşur şiddetin sebeplerini araştırır. Onlardan biri gibi Göztepeliler’le Aliağa deplasmanına gider. Karşıyakalı aşıklarla sohbet eder ve bir kez daha bir yabancı, bizi bize bizden daha iyi anlatır. Çünkü onlar farkındadır İzmir’in iki yakasında Dünya’nın en önemli derbilerinden biri vardır. Biz ilginç bulmasak da, yeri asla orası olmayan bir amatör küme takımının ve rakibinin binlerce insana nasıl da hitap ettiği İngilizlere ilginç gelmiştir. (Danny Dyer’dan sonra sevgili Ali Ece de ziyaret etti KSK tarafını, kendisi de hayran kalmış oralara, fakat bir de Göztepe ziyareti isteriz!).


Birbirine bu kadar yakın olup böylesine düşmanlaşmak ve tribün jargonuyla “harbi rekabete” konu olmak, kural tanımayan sevgileriyle İzmir halkına mahsusdur. Her satırda sürekli yazmaktansa bir defa vurgulamakta fayda vardır; Göztepe ve Karşıyaka “Çok büyük kulüplerdir” büyüklüğü alınan kupa sayısıyla orantılı zannedenlere inat, az kupa almışlardır, çok büyük başarıları yoktur, olsa da mazide kalmıştır. Fakat hitap ettikleri kitleler, hareket kabiliyetleri ve kökleri “büyük” olmaları için fazlasıyla yeterlidir. Alt liglerde kıracak sıra dışı rekor pek kalmadı artık. Sıra Süper Lig’de, işgal yılarının en önemli direniş kalesi Karşıyaka ve 60’lı yılların sonunda Avrupa’yı dize getiren Göztepe bu kudrete ziyadesiyle sahipler ve futbolumuzun onlara çok ihtiyacı var.

OLYMPIAKOS-PANATHINAIKOS "denizciler ile burjuvanın kanlı savaşı"

Harareti yüksek “derbi” heyecanı


Şehrin Olimpiyat Stadyumunda ülkenin en heyecan verici futbol karşılaşması oynanıyor. Panathinaikos-Olympiakos, yani zengin ile fakir, sefil ile soyluların mücadelesinde gözlerini kan bürümüş 60.000 kişi toplanmış” diye başlıyor İngiliz futbol dergisi FourFourTwo’nun Aralık sayısında yer alan Anton Rippon’un Panathinaikos- Olympiakos derbisine ilişkin yazısı. -2004-

1.jpg



Dünya üzerinde her ülkenin ve her şehrin önemli futbol derbileri vardır. Bu derbilerin olduğu günlerde tâbiri yerindeyse ülkede hayat durur, genciyle yaşlısıyla herkes bu maça odaklanır. Komşumuz Yunanistan’da seksen beş yıldır süregelen bir heyecandır Panathinaikos-Olympiakos derbi karşılaşması. Biz Türkler futbolda ne kadar ateşli olsak da Panathiniakos ve Olympiakoslu taraftarlar kadar gözümüzü kan bürüyeceğini düşünmüyorum. Atina’da oynanan her Panathinakos-Olympiakos maçında ortalık karışır, kan gövdeyi götürür. Peki, aynı şehrin farklı iki takımı arasında bu derecede bir nefretin sebepleri neler? İngiliz FourFourTwo dergisi Aralık ayı sayısında bu soruya cevap aramıştı.

Sosyal farklılık ön planda

Olympiakos ve Panathinaikos, Yunanistan’da iki farklı sosyal kesimi temsil ediyor. Bunun sonucunda her iki takımın taraftarları rakiplerini farklı şekillerde ifade ediyor. Panathinaikos taraftarlarına göre, Olympiakoslular
“pislik ve babaları fahişelerle düşüp kalkan denizcilerden başka bir şey değil”.
Olympiakoslulara göre ise
Panathinaikoslular zengin züppelerinin takımı ve Olympiakoslu her taraftar Panathinaikos’dan nefret ederek doğar. Bu babaları ve dedelerinden gelen bir gelenektir.
1890 yılında Atina Üniversitesinde tıp öğrencisi olan George Calafatis tarafından kurulan Panathinaikos’un adı, kulübün bünyesindeki ilk futbol takımının 1908 yılında kurulması ile birlikte futbolla anılmaya başlanır. Olympiakos ise 1925 yılında Atina’nın 15 km uzağında bulunan liman bölgesi Pire’de kurulur.




2.jpg



Buluştukları tek ortak zemin: nefret

İlk karşılaşmalarından bu yana iki kulüp arasında maçlar hep gergin bir ortam içerisinde geçiyor. Şiddet gösterilerine sahne olan ilk maç ise 1949 yılında oynanır. Olympiakos’lu taraftarlar oyuncularının kasıtlı bir şekilde sakatlanmasına rağmen, hakemin oyunu devam ettirmesi üzerine sinirlenirler. Maç sonunda iki oyuncunun hastaneye kaldırılması olayın ne kadar ciddi boyutlarda olduğunu ifade edebilir.

Olympiakos-Panathinaikos arasında oynanan en ilginç derbi maçlarından biri de 1962 yılında oynanan Yunanistan Kupası final karşılaşmasıdır. O maçta ilk beş dakika içerisinde iki Olympiakoslu oyuncu kırmızı kart görerek oyun dışı kalır. Bu durum karşısında hakem, kendisine atılan yabancı maddeler nedeniyle maçı iki kere durdurur. İlk yarı ise ancak 66 dakikada tamamlanabilinir. Verilen 35 dakikalık aradan sonra taraftarların ve futbolcuların yatışması ile maça devam edilir. Yaşanılan bu duraklama nedeniyle maç 45 dakika uzar. Havanın kararması ile birlikte stadyumda ki ışıklandırmalar çalışmadığından maç tatil edilir. Bu sırada
her iki takım futbolcuları ve taraftarları birbirine girer. Böylece 1962 Yunanistan Kupası iptal edilir ve o sene herhangi bir takıma kupa verilmez.

Son yirmibeş yılda Olympiakos

Yunan futbolunun son yirmi yılında Olympiakos’un bariz üstünlüğü göze çarpıyor. Toplam 33 şampiyonluğu bulunan kırmızı beyazlı ekibin, son yirmi beş yılda 13 şampiyonluğu bulunuyor. Olympiakos’un ezeli rakibi Panathiniakos ise bu zaman diliminde sadece 6 kez mutlu sona ulaşabildi. Panathinaikoslu taraftarlar bu durumu ülkemizde ki üç büyüklerlerin benzer söylemleri ile açıklıyorlar. PAO’lular, Olympiakos’un bu şampiyonluklarını, kırmızı beyazlı ekibin Başkanı Sokratis Kokkalis’in, Yunanistan Futbol Federasyonu ve hakemleri satın almasına bağlıyorlar. Panathinaikos ve diğer Yunan takımlarının şampiyon olmak için sadece Olympiakos’u değil, hakemleri ve futbol federasyonunu da yenmeleri gerektiğini, bunun üzücü ama acı bir gerçek olduğu vurgulanıyor. Olympiakos taraftarları ise kendi başkanları hakkındaki bu söylemleri çok fazla umursamıyor. Panathinaikos Başkanı Argyris Mitsou’nun çok daha kötü bir başkan olduğunu ve şampiyonluğun asıl sebebinin iyi bir oyuncu kadrosuna sahip olmalarından kaynaklandığını ifade ediyorlar.

3.jpg


Önce Nikopolidis sonra Konstantinou

Olympiakos bu sezon da tıpkı geçtiğimiz transfer sezonlarında olduğu gibi ezeli rakibinin taraftarlarını çıldırtacak bir transfer gerçekleştirdi. Geçen sezon Yunanistan milli takımının kaptanı, kaleci Antonios Nikopolidis’i Panathinaikos’dan transfer eden kırmızı beyazlı ekip, bu sezon da, 4 sene önce 10.875.000 milyon avroya Panathinaikos tarafından transfer edilen Rum golcü Mihalis Konstantinou’ya Panathinaikos’la olan sözleşmesinin sona ermesi nedeniyle herhangi bir bonservis bedeli ödemeden sahip oldu. Panathinaikos forması altında 64 lig maçında 18 gole imza atan Konstantinou, 2004 yılında oynanan Yunanistan Kupası finalinde Olympiakos filelerini iki kere havalandırmıştı. Küçüklüğünden beri fanatik bir Panathinaikos taraftarı olduğunu söyleyen bir futbolcunun sözleşmesi sona erince ezeli rakibine transfer olması, geçen sezonda da benzer bir transfer yaşayan Panathinaikoslu taraftarlar tarafından pek hoş karşılanmadı. Bir Panathinaikos taraftarının bu konuda sözleri taraftarların görüşünü çok iyi yansıtıyor:
“Bu adam on yıl sonra para için çocuklarından birini satarsa hiç şaşırmam.”

Yunanistan’ın gelmiş geçmiş en büyük kalecilerinden biri olan Antonios Nikopolidis 15 sezon boyunca Panathinaikos forması giymesinin ardından Aralık 2003’te yapılan transfer görüşmelerinde sözleşmesini uzatmak için yıllık 600.000 avro istedi. Yönetim de bu isteğe olumsuz cevap vererek, futbolcunun geri adım atmasına için kadro dışı bırakılmasına karar verdi. Bu tavır üzerine sözleşmesini uzatmayan Nikopolidis, 2004 yazında Olympiakos’a imza atarak bir ölçüde intikamını aldı. Panathinaikos’lu taraftarlar yönetimin yanlış bir uygulama yaptığını kabul etmekle birlikte, Nikopolidis’in yaptığı tercihin de büyük bir hata olduğuna düşünüyorlar.

Hem Nikopolidis hem de Konstantinou, Panathinaikos günlerinin geride kaldığını ve kendileri için yeni bir sayfa açtıklarını söylüyorlar. Fakat PAO taraftarları onlarla aynı fikre sahip değil. Geçtiğimiz Nisan ayında Panathinaikos’un Apostolos Nikolaidis Stadyumunda oynanan maçta Nikopolodis, Olympiakos’u hezimetten kurtarmıştı. İlginç bir tesadüf olarak Panathinaikos’a galibiyeti getiren golü de Konstantinou kaydetti. Bu maçta Nikopolidis, fanatik taraftarların kendisi için bestelediği küfürlü tezahüratlar ile karşılandı. Taraftarlar, 28 Ağustos tarihindeki maçta Konstantinou’yu da tezahüratlarına eklemeyi unutmadılar.

“Nikopolidis, sen bir hainsin ve sen bir o… çocuğusun.
Arkadaşın Konstantinou’yu da getirdiler
Seni s…ceğiz Nikopolidis, çünkü senin Allahın para
Olympiakos’unu da s…meyi unutmayacağız”



Olympiakos forması ile ilk resmi maçına, eski takımı ve ezeli rakibine karşı çıkan Konstantinou için de ayrıca bir tezahürat üretilmişti. Maçtan önce internette ve SMS olarak taraftarlar arasında yayılan bu tezahürat maç boyunca söylendi.

“Mihalis, gör işte ne b..tan bir durumdasın
Sen bize saygı göstermeyen bir sıçansın
Bundan sonra seni g.. olarak çağıracağız
Çünkü para verseler
Attila’nın Türklerinden bile olursun”





Sezonun derbi galibi Olympiakos

Yapılan bu tezahüratların futbolcular üzerinde etkili olup olmadığını bilemiyoruz. Fakat Olympiakos her iki yarıda attığı birer golle maçı 2- 0 kazanırken Panathinakos’un iki oyuncusunun kırmızı kart görmesi Panathinaikos taraftarlarını da çileden çıkarttı. Panathinaikoslu taraftarlar maç boyunca yaptıkları taşkınlıklara gerekçe olarak hakemin verdiği yanlış ve taraflı kararları gösterdiler. Taraftarlar maçtan sonra Olympiakos Başkanı Sokkalis’in hakemi açık bir şekilde satın aldığını ve daha ilk maçtan sezonun gidişatının belli olduğunu iddia ediyorlardı. Maç sonrası koridorlarda da ilginç olaylar yaşandı. Olaya şahit olan kişiler tarafından aktarıldığına göre, galibiyet sevincini kutlayan Olympiakoslu defans oyuncusu Grigoris Georgatos, Panathinaikoslu oyuncuların karşısında elini şortunun içine sokarak “…..larımı yalayın” dediği söyleniyor. Dolayısıyla oyuncuların bile birbirlerine nefret duyduğu bu ortamda, taraftarların birbirlerine hoşgörü ile yaklaşmasını istemek onlardan çok şey beklemek olacaktır.

Bu iki ezeli rakip hatta düşman takım arasındaki sezonun ikinci yarısında ki derbi, Ocak ayı içerisinde Olympiakos’un Karaiskaki Stadyumunda oynandı ve ev sahibi Olympiakos’un 3–2 galibiyeti ile sonuçlandı. Böylece Olympiakos bu sezon oynanan her iki maçı da kazanarak rakibini “süpürmüş” oldu. Maç ile ilgili bir dipnot; Olympiakos’un gollerinden birini Mihalis Konstantinou atmasıydı.

ALINTI: FOUR FOUR TWO-Anton Rippon