27 Kasım 2015 Cuma

DENİZLİ'NİN İŞİ ZOR

Denizli'nin işi zor. Bu zorluk Galatasaray'ın kötüye giden halini düzeltmeyle uğraşacak olmasından kaynaklanmıyor. Keza kurt teknik adam başına geçtiği tüm büyük takımlarda başarıyı öyle ya da böyle yaşamış, ne zaman ne yapabileceğini bilen biri. Ancak yanlış bilmiyorsam ilk defa böyle bir ara dönemin ardından Galatasaray gibi büyük bir camianın başına geçti. Ara dönemin nasıl geçtiği önemlidir: Denizli bu dinlenme döneminde her takım gibi Galatasaray'ı ve birçok oyuncuyu televizyon ekranlarında eleştirdi.
 
Takıma şirin görünmek adına tükürdüğünü yalayacak bir kişilik değil Denizli. Kaybedeceği pek fazla bir şeyinin olmayışı onu rahatlatabilir. Yine de önceden dile getirdiği bazı aksaklıklar-ki bunların menşei hakkında futbolcuları suçladı- oyuncular arasında huzursuzluğa neden olabilir. Pek tabii daha ne kadar huzursuzluk olabilir ki diyebilirsiniz, hak veririm. Ortaya koymaya çalıştığım şey Denizli'nin takıma ilişkin bağı olmayan bir teknik adama göre daha çok zorlanacağı.
 
Sabri, Umut, Yasin, Jose Rodriquez hocanın sezonun başından bu yana salladığı oyuncular arasındalar. Açıkçası sezon itibariyle sallanmayacak bir performans da sergilemediler. Hocanın kısa zaman içinde ne kadar mesafe kat edeceğini, yorumcuyken yaptığı yorumların ne denli başa kakılacağını zaman içinde göreceğiz.

25 Kasım 2015 Çarşamba

ADAM HAKLI BEYLER, DAĞILIN!

Dünkü maçın ardından Sneijder'in açıklamaları beni hiç şaşırtmadı. Zaten bildiğimiz şeylerin aktarılması oldu. Kimileri riyakar buldu açıklamaları, kimileri dobra bazısı hoca baştayken konuşsaydın ya dedi, kimisi aldığı paraya bakıp yatanlardansın sen de diye ekledi.
 
Sneijder'in taktik yok, çalışma yok sözleri o kadar çok şey yansıtıyor ki. Ülkedeki yerel çalışma gruplarının- hele ki sporda- müsabakaya, çatışmaya odaklı olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Sneijder'in az zaman önce "ayağına top gelen yarım saat düşünüyor" açıklaması da acı gerçeklerimize göz kırpıyordu ya neyse.
 
Önce" ısınma gereği duymadan hemen maça başlayalım, maçta da hurra kaleye gidelim, hurra geri dönelim" felsefesinin uygulandığı 2. sınıf bir futbol ülkesi olduğumuzu itiraf edelim kendimize. Pek az futbolcunun Avrupa'daki meslektaşları gibi fit, oyuna her daim hazır olmadığı gerçeğini daha dün Arda Turan'ın göbekten kasa evrilişinde görmedik mi, asla unutmayalım? Sneijder, Drogba, Ba, Persie gibi üst düzey topçuların ülkemizde ölüleriyle bile tozu dumana kattıklarına şahit olmuyor muyuz, bir düşünelim? Futbol ülkemizde var olalı beri yediğimiz gollerin yandan gelen ortalardan olduğu gerçeği gözümüze bir toz parçası gibi batmıyor mu, hadi sorgulayalım ? Önceki yıl liginde bidon seçilen bir adamın ülkemizde şov yapa yapa fiziğini konuşturduğunu, sözde takım için ölüp kırmızı kartlarla arkadaşlarını yalnız bıraktığını, orasıyla burasıyla  tribünlere oynayarak kalpleri fethettiğini unuttuk mu, hatırlayalım ?
 
Bu sözlerim "ne taktik becerisi kazandırdı ne kondisyon yükledi iyi oldu def oldu Hamza Hoca'cıları mutlu ettiyse kendileri hemen günde 30 paragraf sorusu çözerek işe başlasınlar. Hamzaoğlu'nun gönderilişindeki yanlışlığı işinin başında yaptığı hiçbir yanlış düzeltemez. Etik meselesinin kötü futbol, beceri eksikliği gibi mazeretleri olamaz.
 
Yazının başında da dedim ya Sneijder'in söyledikleri hiç de şaşırılacak şeyler değildi. Sanırım pek çoğumuz zaman zaman böyle çıkışlar yapan Avrupalı topçuların eleştirileriyle hiddetlenecek, gerçekleri görmeyi reddedeceğiz. Ben ümidimi yitirmiyorum. İlgilenenlerin sosyo ekonomik durumlarının biraz daha farklı olduğunu kabul ettiğim voleybolda dünya devleri arasında oluşumuzla avunuyorum. Neden diyorum benzer bir organizasyon ve çalışma anlayışı futbolumuzda da gün gelip hakim olmasın. Bekleyelim belki de göreceğiz.
 
 
 
 
 
 
 
 

23 Kasım 2015 Pazartesi

NASIL REZİL BİR SON ?

Galatasaray yönetimi an itibarıyla Mustafa Denizli ile prensipte anlaşmaya vardığını açıkladı. Şimdi sosyal medyada, bloglarda ve pek tabii yazılı ve görsel basında ölenle ölünmez düsturuyla Hamzaoğlu süreci rafa kaldırılacak ve taze haber candır felsefesine yaslanarak Denizli'den beklentiler dile getirilecek.
 
İşin kötü yanı Hamzaoğlu'nun gidişine isyan eden herkes-ben de dahil olmak üzere- duruma alışacak yeni sportif başarıların beklentisi içinde olacağız.
 
Birkaç kelime ile "lanet olsun" böyle bir spor ortamına.  Tribünlere milyon dolarların kinini sokanlara, bitmek tükenmek bilmez tüketim çılgınlığına tarihi camiaları dahil edenlere iki kere lanet olsun.
 
Biz yalnızca kupa değil, altyapısından yetişmiş sporcularıyla kupa isteriz, gerektiğinde toplumsal duruşu ile kupasızlığa da tahammül ederiz diyenler birleşmeliyiz bence. Kaç kişiyiz acaba ? Gerçi bizden takımları şirketlere satılmış, şanlı tarihleri ve duruşları çiğnenmiş  AFC Wimbledon ya da FC United gönüllüleri  bir iki  grup  çıkıp takım kuracak da bir kültür de yok ya! Ah ah, bu lanet düzen içerisinde bakalım neler yapacak Mustafa Denizli diyenlerin arasında gizlenmeye devam edebiliriz.
 
Peki ne yapacak Denizli ?. Denizli kurt bir teknik adam. Ağırlığı olan tabiri caizse Türk futbolunun "papaz"larından. Söz geçirişi Terim'den aşağı kalmaz ha. Öyle Hamzaoğlu'na atar gider yapan Burak'lar, Emre Çolak'lar bir kere daha düşünürler kenara gelirlerken. Kaybedecek bir şeyi olmayan bir teknik adam Denizli. Kendisi de belirtmiş yolun sonunda. Geçen yıl Hamzaoğlu'nun yarattığına benzer bir etki yaratabilir takımın üzerinde. Son on yılda yeni teknik direktörle kalan kısmı tamamlama deneyimini çok yaşadı Galatasaray. Bunun Hagi ya da Mancini gibi hayakırıklığı ile bitenleri de var Hamzaoğlu gibi mutlu sonlananları da.
 
Bakalım , büyük gururların, şahane başarıların fitilini ateşleyen bu İzmir efsanesini nasıl rezil bir son bekliyor ? Tribünlerin def ol git deyişlerine mi, yönetimin fişini çekmesine mi maruz kalacak Denizli ?
 
 
 
 

19 Kasım 2015 Perşembe

ETİK YİNE KAYBETTİ

 
Son yazımı 23 Eylül 2013'te paylaşmışım. İşin ilginç yanı bu son yazı da Galatasaray Spor Kulübü'nün değerlerini yitirmesine ilişkin. Hem de yine bir teknik direktörün görevine son verilmesine dair bir kararla.
 
Bundan iki yıl önce Fatih Terim'i gönderen yönetim başkaydı. Fatih Terim ile başkan arasında yaşanan ego savaşında Terim'in payına düşen suçları sıralamış, her şeye rağmen kulübün kurucu gücünü oluşturan etiğe ters işlerin ısrarla yapıldığını dile getirmiştim.
 
Hamzaoğlu olayının da farklı olduğu kanaatinde değilim. Türk futbolunun 90'lar itibariyle endüstriyel futbolun bir parçası olması, kulüp başkanlarının -Seba, Canaydın gibi istisnalar hariç- geçmişin amatör ruhundan uzak mafyavari kişilikleri bugünkü tablonun en azından bir bölümü açıklayabilir.
 
Futbol üzerine düşünen, fikrini beyan eden herkese saygım var elbette ancak ben futbola yalnızca ânı düşünerek bakınca keyif alamıyorum. Ânı düşündüğümüzde Hamzaoğlu'nun bu takımda beş dakika durmaması gerekiyor. Ânı düşündüğümüzde hiçbir teknik adam bir aydan fazla kulüplerinin başında duramaz.
 
Peki ne oldu da geçtiğimiz yıl yine başarısızlık sonunda ligin henüz başında göreve getirilen ardından ligin neredeyse yüzde 75'inde takımın başında olup ülkedeki tüm kupaları kazanan teknik direktörün görevine 3 dakikada son verildi ? Burada verilecek tek yanıt beni tatmin eder. Kulüp hiyerarşisine aykırı hareket.
 
Buradan teknik direktörün kulüp değerleriyle örtüşmeyecek hareketleri vardı demeye getiriyorum. Ancak böyle bir şey yoksa hiç kimse zamanında futbolcu olarak görev yapmış, ülkenin parlayan teknik direktörleri arasına girmiş, sakin, saygılı kişiliği ile kulübü gönendiren bir adamı senin henüz başında Galatasaray kulübünden sırf egoları zarar görüyor, sırf sosyal medyada tepki alıyor diye gönderemez.
 
Takım içerisinde otorite kuramamak, bazı futbolcuların disiplinsiz davranışlarını gerektiği gibi cezalandıramamak durumlarını ve taktik zaaflarını ayrı bir yazıda tartışabileceğimiz Hamzaoğlu, Galatasaray'ı ve Türk futbolunu çoktan beri esareti altına alan endüstriyel futbolun son kurbanı olmuştur. Bu tatminsizliğin ne yazık ki taraftarın da büyük bölümüne yansıdığı kanısındayım. Anlayacağınız, kulübüne 30 yıl hizmet etmiş bir Totti'nin, hocaların hocası diye adlandırılabilecek bir Alex Ferguson'un ülkemiz futbolunda çıkma, kulüplerinin bayrak adamı olma olasılığı artık neredeyse sıfırdır.
 
İcraatleri ve mevcut sisteme dirençleriyle Altınordu futbol kulübünü bundan ayrı tutuyorum.
 
 
 
 
 
 

25 Eylül 2013 Çarşamba

REİSLİĞİ TOP ŞİŞİREREK ALMAK: TERİM KOVULDU !

Haberi duyduğumda aklımdan geçen film şeridindeN nedense Real Madrid maçında yapılan harika kareografi, kareografide yer alan Ali Sami Bey bulunuyordu.  Kulaklarımda Ali Sami Bey’in henüz bir lise öğrencisiyken arkadaşlarını bir araya getirerek kurduğu lise takımında liderliği nasıl aldığına ilişkin sözleri yankılanıyordu: “Ben reisliği elimizdeki tek topu yağlayıp şişirmekle almıştım.”
Sözlerini şöyle tamamlıyordu babası da Türk edebiyatının en önemli isimlerinden biri yani Şemsettin Sami olan Ali Sami Bey: “Topumuza evladım gibi bakardım. Zaten varımız yoğumuz da toptu. Mektebe gelirken, domuz sokağından geçer, domuz yağı alırdım. Topu onunla yağlar, şişirirdim; yamasını yeni pabucumdan kesmiştim. Bunu gören arkadaşlar, bana hepimizden fazla paye vermişlerdi. Yani o zaman Reisliğe ve diğer vazifelere payeyi, en çok çalışan kazanırdı. Cevdet de ikinci Reisliği formaları yıkadığı için almıştı.

Galatasaraylılık kültürü ya da terbiyesi adı altında geçtiğimiz gün gerçekleştirilen operasyonu spor kulübünün kurucusu merhum Ali Sami Yen’in sözlerinden alıntı yaparak vicdanlarınıza sunuyorum.
Olaya ilişkin görüşlerimi kafamda toparlamaya çalışırken dahi zorlanıyorum. Keza takımın efsanelerinden birini ligin beşinci haftası henüz  oynanmışken kovan-ne yazık ki bu ifade doğru- yönetimin –başkanın mı demeli acaba- her şeyiyle karşısında olanlardan değilim.

Fatih Terim’in hocalığını yaptığı futbol takımı 90’lı yıllarda bana hayatımın en heyecanlı en keyifli anlarını yaşattı. O anları bilinçli bir şekilde yaşayabilecek yaşlarda olduğuma şükrediyorum. Keza o yılları ve sonrasını hayal meyal yaşamış olsaydım tahmin ediyorum ki sözlerim bu kararı alan yönetimi sadece lanetlemekten ibaret olacaktı.

Terim’in Galatasaray ve Türk futbol tarihinin en önemli teknik adamı olduğunu kabul etmemek mümkün değil. İyi bir Galatasaray taraftarı olduğu da aşikar. Bunun yanında bir gerçek var ki Türk sporcusunda hiç sevmediğim yüksek ego ve kabadayılık vasıflarını kişiliğinde barındıran bir spor adamı Terim. 4 senelik şampiyonluk sürecinde söylediğim özellikleri çok daha göze batan bir teknik adam vardı saha kenarında.   2. ve 3. dönemlerinde bu özelliklerinin kısmen törpülendiği, daha olgun bir Terim seyrettiğimiz ise su götürmez bir gerçek. Buna rağmen yönetimdeki hiyerarşiyi ben belirlerim, üstümdeki yöneticiye dahi ben karar veririm, saha içinde aleyhime karar verilirse topu da onun suratının ortasına yapıştırırım, beni kimse tartışamaz diyebilen Terim modelini de  bu iki yıl içerisinde dehşet içerisinde izledik. Bunlar 90’lardan beri iyi bir taktisyen ve fena sayılmayacak bir lider olan Terim’in hiç haz etmediğim yanlarıydı.

Bütün bunlara rağmen Terim-karşılaştırma yapmak ne derece doğru bilmiyorum- Liverpool’un Bill Shankly’si, Manchester United’ın Ferguson’uydu. Anlayacağınız hal ve hareketlerinden hoşlanın ya da hoşlanmayın bu adam 1905’te birkaç lise öğrencisinin kurduğu lise takımının kurucusunun "Maksadımız İngilizler gibi toplu bir halde oynamak, bir renge ve bir isme malik olmak ve Türk olmayan takımları yenmek" sözlerini hayalden gerçeğe dönüştüren kişiydi.

Ali Sami Bey’den beri 33 başkan değiştirmiş Galatasaray. 34.’sü lisenin mezunlarından Ünal Aysal. Dünkü kararın ardından kovma eylemini Galatasaray kültürüne, Galatasaraylılık duruşuna bağlamış. Ortada başkana alenen söylenmiş ağza alınmayacak bir söz, yüz kızartacak bir suç yokken takımın efsanelerinden birine böylesi bir davranış reva mıdır soruyorum ?  Fatih Terim gibi efsanelerden elimizde onlarca vardı da bizler mi tanımıyoruz kendilerini ? Her türlü başarısızlık riski, ilerleyen aylarda yaşanacak çatışma olasılığına karşın Terim’in mayısa kadar görevinin başında kalması sağlanamaz  mıydı ? Kulübün efsanelerinden daha mı önemlidir şampiyonluklar, kupalar ? Öyleyse çelişmiyor musunuz sayın başkan? Siz ey Mekteb-i Sultani’nin bütün düsturlarına vakıf olduğunu düşünen sayın başkan, Florya’da kar mı kürediniz, krampon çivisi mi onardınız ya da Türk olmayan takımların hepsini alt eden takımın başkanlığını mı yaptınız da kulübün zor günlerinde gerektiğinde cebinden futbolcuların parasını ödemiş, dara düşüldüğünde gel denmiş gelmiş, git denmiş gitmiş bir efsane hakkında böylesine fütursuzca bir karara imza atıyorsunuz ? Bu mudur Galatasaraylılık duruşu ? Taraftara lise düsturlarıyla gelmeyin ki bilmezler, anlamazlar pek hoşlanmazlar da. Belki pankarta konu olan Ali Sami Bey ya da liseyi lise yapan Tevfik Fikret  olsaydınız ligin henüz 5. haftasında yaptığınız bu operasyonu haklı bulabilen bir güruhla karşı karşıya olurdunuz da değilsiniz sayın başkan, değilsiniz!

Evet, Fatih Terimle 2 yıldır yönetimsel sıkıntılar olduğu doğruydu ve Fatih Terimle yollar kesinlikle ayrılmalıydı.  Bunun için sadece ve sadece iki seçenek vardı: Ya 2012-2013 sezonunun sonunda değerli efsanemiz Sayın Fatih Terim, senin tavırların, yönetime karışma hallerin bize uymuyor emeklerin için teşekkür ederiz denmeliydi. Ya da madem salt günü kurtarmak  amacıyla –ki bunun da neresi Galatasaray kültürü ile bağdaşır bilmem-  bu yıl kendisiyle devam kararı aldık bir efsaneyi böyle kapı dışarı etmek olmaz arkadaşlar senenin sonu gelince kendisine teşekkür edelim  denmeliydi. (Bunlardan biri mutlaka olmalıydı, dikkat ederseniz Terimle devam edilmeliydi demedim.)


Sürece ilişkin fikirlerim bu şekilde. Bundan sonrasını her Galatasaraylı gibi merakla bekliyorum. Yaşananlara ilişkin de sırası geldikçe fikrimi beyan edeceğim. Dikkat ederseniz Terim’in milli takımı yönetmesi hakkında tek laf etmedim. Bir ülkede ülkenin başbakanının halihazırda bir takımın başında olan kişiye  geç milli takımın başına denmesiyle düğmeye basılıyor bu da muhatabı tarafından “ortada bayrak meselesi vardı” hamaseti ile açıklanıyorsa bunun neresini yorumlayacağım, futbolun neresine sığdıracağım.  Ah Ali Sami Bey ah…

23 Eylül 2013 Pazartesi

TAKIMIMA BAĞLILIĞIMI GÖSTERMEK İSTEDİM (5 MAÇ OYNAMADI)

Önce çuvaldızı bir kendimize batıralım da eminim sağduyulu Beşiktaşlı dostlar dünkü manzara sonrasında iğne batırılması gereken yerleri ya da anları zaten belirlemişlerdir.

Dünkü maça dair pek çok şey söylenebilir. Renkleri bir kenara koyun hakemden seyirci gruplarına, bakanlıktan federasyona öyle çok taraf var ki hakkında laf edilecek. Ben tabii ki duruma taraftarı olduğum kulübün perspektifinden bakacağım ve rahatsız olduğum yanlarımızı değerlendireceğim.

Engin Baytar ve Burak Yılmaz ile birlikte Galatasaray’da bulunmasından haz etmediğim üç isimden biri Felipe Melo. İlk sezonda kariyerinin en iyi sezonunu geçirmiş olsa da bir yanım Melo’nun aşırılıklarından rahatsız oluyordu. Sevinme üslubu dahi bu hareketler oyuna renk katmanın ötesinde dedirtiyor, hakem ve oyuncularla girdiği diyaloglar,  jest ve mimikleri bende patlamaya hazır bir bombayı sürekli elimizde taşıdığımız izlenimini uyandırıyordu. Keza İtalya’daki ve milli takımdaki hallerini bildiğimden ilk sezonu sakin geçirmesini yadırgamış takip eden sezonda performans düşüklüğü ile kendisinin hırçın yüzünü bir kez daha görmüş oldum. O yıl yine bir Beşiktaş maçında sevgili Pittbull’umuz sinirlerine hakim olamayarak Oğuzhan'a tükürmüş ve 4 maç ceza almıştı malumunuz. O sezon boyunca Melo’nun takıma katkısı tartışılmıştı, sezon sonunda sözleşme yenilenmesin diyenlerin sayısı ise bir hayli fazlalaşmıştı. Beklenen olmadı ve Pittbull’la çok daha uzun süreli bir anlaşma imzalandı.  Melo’nun kesici rolünde Galatasaray’a önemli şeyler kattığı bir gerçek bunu inkar etmiyorum ancak dünkü maçta geçen sezonki hırçınlığı tekrarlaması hakkındaki olumsuz düşüncelerimi pekiştirdi, bunu da saklayamam.

Taraftarın sevgilisi (!) maçın ardından açıklama yapmış, duymuş ya da okumuşsunuzdur. “Yaptığım hareket oyun kuralları içerisinde normaldi, bence kırmızı kartlık değildi ama hakemin kararına saygı duyarım.” "Beşiktaş taraftarının sahaya girmesinin bana bağlanmasını anlamıyorum. Olaylar zaten daha önce başlamıştı. Beşiktaş taraftarına saygım sonsuz. Onlara karşı yapılmış bir hareketim yok. Formayı, Beşiktaş taraftarı için değil; Galatasaray taraftarına bağlılığımı ispatlamak için gösterdim."

Bu mudur yani takıma bağlılık en az 5 maç takımı yalnız bırakmak mı ? Eh be Melo çok kişiyi kandırabiliyorsun da, karşında üstad Hagi’nin muhteşem performansını izleyebilmiş her şeye rağmen hırçınlıklarını eleştirme şerefine nail olmuş -ki performansın efsanenin onda biri etmez- biri duruyor.  Kahretsin ki geçer akçe o günlerdeki gibi bugün de değişmedi sevgili Melo. Sezon başındaki kamplarda yatacak ya da o kamplara hiç gelmeyeceksin, sezon boyu etliye sütlüye karışmayacak, hırçın, hırslı taklidi yapacaksın, maçlarda her türlü centilmenlik dışı hareket sergileyecek takımını onlarca maç yalnız bırakacaksın. Tabii sahayı terk ederken armayı öpecek, maç sonrası twitterdan fanatikleri coşturacak açıklamalar yapacaksın. Bu sırada takımın en çok kazanan oyuncularından biri olacaksın. Hala geçer akçe böyle bir futbolcu profili sergilemek, anlamışsın be Melo.

Tabii sadece futbolcuya yüklenmek olmaz, Galatasaray kulübü Melo’ya en ağır cezayı layık görmedikçe, bu tarz hareketlerin tekrarlanması kaçınılmaz olacaktır. İlla 11 maçlık bir ceza alması mı bekleniyor, bakın Engin Baytar’a kuzu gibi maşallah değil mi? Kulüplerimiz takımlara böylesine zarar veren futbolcuların-çoğu zaman yabancı futbolcular-arkasında durduğu, utanmadan onları en kötü davranışta dahi sahiplendiği sürece Türk futbolu benzeri hareketleri daha çok yaşar, taraftar grupları da saha basmayı kendilerine hak olarak görür.  



22 Eylül 2013 Pazar

KEYİFLİ BİR FUTBOL AKŞAMI!

Bu gece oynanan maçla ilgili söyleyecek çok şey var. Her şeyden önce bu blogda hiç bir zaman sadece futbol yazmayacağımı belirtmek isterim. Ancak keşke sadece yazılacak taktiksel şeyler olsaydı ve ben de böylece klavye karşısına hiç geçmeseydim.

Futbolumuzun içindeki Gargamel'lerin fazlalığından söz ettiğim yazıda futbolun dışından da söz etmiştim ama bu denli kin ve öfkenin hayatımızın her alanına ve azalmış olan seyir zevkimize tecavüz edeceğini de hesaba katmamıştım.

Hangi maç olduğu malum olan karşılaşmanın son bölümünde yaşananlara geçmeden önce hiç bir küfür olmayan tezahüratlarda yayının sesini kısan yayıncı kuruluşun, işine gelmediğinde nasıl da spikerlerinin sesini kısıp gerekli! görüntüleri en güzel açılardan yayınladığını hatırlatmamda fayda olduğunu düşünüyorum.
Günlerden pazar. Yakın arkadaşlarımla hafta boyu yaptığımız tüm atışmalar sonrası evimizde en keyifli ortamımızı kurup, formalarımızı giydikten sonra ekranın karşısına geçiyoruz. Herkes çok keyifli,hafta içinde yaşanmış olan tüm stres herkesin 90 dk uzağında, tek bir ortak kanı var,güzel bir akşam geçirmek. Gerekli hazırlıklar yapılmış durumda, gol olursa kim nasıl sevineceğini,karşı tarafla nasıl dalga geçeceğini bile planlamış,bir şeyi unutmuş tabi,"karşı taraf" bizim anladığımız türden değilmiş,meğerse karşımıza aldıklarımız futbolu 90 dk bile olsa sahada bırakmamaya and içenlermiş.
Maç başlıyor, hiçbirimiz maça ilk kez 4 savcı getirildiğini, sonradan olma taraftar gruplarının maç öncesi sosyal medyada verdiği ince mesajları bilmiyor, keyifle sahaya odaklanıyoruz. (Tribünde rakip takım taraftarının olmaması,34.dakikada atılan küfürsüz sloganların sesinin kesilmesi bile bu keyfi azaltmaya yetmiyor) Gol oluyor seviniyoruz,planlanan dalgalar geçiliyor,kahkahalar ard arda geliyor,tekrar goller geliyor, arkadaşlarımız intikamını güzelce alıyor ama kahkahalar kesilmiyor.
Ne oluyorsa 90+'dan sonra oluyor,mimiklerimiz değişiyor, birbirimize bakıyoruz,sonra sandalyeler elinde taraftarları sahada görüyoruz,polisi görüyoruz,spikerler susuyor,biz konuşuyoruz,ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz,iyi ki çok saf değiliz ve anlıyoruz çünkü tekbir sesleriyle sahaya girenler, bu çağlar öncesi medeniyete yakışan insanlar bizim gibi değiller biliyoruz.

Hepimizin aklına aynı şey geliyor,bu "Çarşı" dediğimiz, o çok duyarlı olduğunu bildiğimiz, maç öncesi bir kanser hastası çocuğa destek isteyen pankartı asan grup olamaz,(olmadığını resmi açıklamayla da teyit ediyoruz) peki kim bunlar?
Bunlar dün sokakta, bugün tribünde, yarın başka bir yerde karşımızda olacak,vicdan ve insanlıktan yoksun, demokrasiyle sindiremediğini başka yollarla alt etmeye çalışan bir grup zavallı anlıyoruz.Peki ne istediniz bu güzel oyunun az kalmış güzel anlarından? Ne istediniz arkadaşların bir araya gelip de memleketi kurtarmak zorunda kalmadığı sınırlı toplanmalarından? Yetmedi mi her yerde karşımıza çıkmanız?

Maç bitiriliyor, 2 ayrı formalı arkadaş olarak birbirimize bakıp "saat 10 olmadan bakkala gidelim bari" diyoruz.

FUTBOL ÖLÜ MAÇ TATİL

Geçmişte , Franco ve Salazar gibi diktatörlerin halkın bilincini uyuşturmada Fado (Müzik), Fiesta (Eğlence) ile en önemli yöntemlerden biri saydıkları Futbol bugün toplumsal bazı mesajların canlı tutulması adına kullanılabiliyor ki sanırım Franco ve Salazar futbolun böylesine birleştirici bir yanının olabileceğini tahmin edememişlerdi.

Maç bitiminde göz attığım hiçbir blogda, facebook ve twitter iletisinde haklı olarak maçın taktiksel analizi ile ilgili bir yorum görmedim. Maçın sonucundan daha önemli olan bir şey varsa o da maçın uzatma dakikalarında yaşananlardı.

Beşiktaşlı pek çok arkadaşım Çarşı’ya muhalefet amacıyla kurulan (bazıları hükümetçe desteklenen diyor ) 1453 Kartalları adı verilen çiçeği burnunda grubun kışkırtma görevini çok güzel uygulayarak olayları başlatıklarını belirtiyorlar. Arkadaşlarımın söylediklerinin yanlış olduğunu katiyen söyleyemem. Her şeye rağmen kafamda pek tabii soru işaretleri var. Futboldan tiksindiğim ise kesin bilgidir, yayalım. (Evdeki Lig TV aboneliğimi sonlandırmayı ciddi ciddi düşünüyorum)

Olimpiyat Stadı'ndaki olaylardan kareler
Son dönemde Galatasaray – Beşiktaş maçlarında bariz hakem hatalarının Beşiktaş aleyhine daha çok yapılıyor olması benim de canımı sıkıyor. Hakemler bunu bilerek yapıyor demek için sağlam fanatik olmak gerekir ama dediğim gibi üst üste Beşiktaş-Galatasaray rekabetinin gerilimini artıran bu saçma sapan hatalar insanın canını sıkıyor.  Bu geceki maçta Aydınus taktir haklarını daha çok Galatasaray’dan yana kullanarak ve  özellikle Burak’ın eliyle topu önüne almasını görmeyerek var olan stresi ateş topuna dönüştürdü. Bütün bu hatalara rağmen (eğer planlı bir provakatif eylem yoksa) tribünlerin sahaya inmesi tek kelimeyle şımarıklıktır, futbol kültürü yoksunluğudur.  Maç içinde verilen hiçbir karar taraftarın sahaya inmesine, birilerine ya da demirbaşlara zarar vermesine sebep olamaz. (TTarena’da yapılan ya da yapılabilecek saçmalıklar için de aynılarını düşündüğümü ve düşüneceğimi belirtme gereği duymak bile üzücü) Bu konu özelinde aksini düşünen hiçbir kimseyle yine maç özelinde ortak bir noktada buluşabileceğimizi sanmıyorum. (Futboldan soğumama neden olan tek şeyin Beşiktaş taraftarının sahaya inmesi ve yaşanan olaylar olduğu düşünülmesin içinde Galatasaray camiasının da olduğu o kadar çok sebep var ki o da başka bir yazının konusu olsun)

Türkiye’de pek çok şeyden nefret etmek için bir sürü sebebimiz vardı ama futboldan nefret etmek için biraz daha uğraşmaları gerekiyordu. Gerçekten ne tadı ne tuzu kaldı Türk futbolunun, maç seyretmenin. Henüz beşinci haftada yaşanan olaylara bir bakın.  Zihniyetin stadyum ya da renk ayırt etmeksizin benzer olduğu ülkemizde lanet olsun futbolunuza da oyununuza da demek için artık pek çok neden var. Lanet olsun!